Çil Yavrusu

 

Bir deyim vardır; ''Çil yavrusu gibi dağılmak''. Çil, sülüngiller familyasından gelen bir keklik türü. Kınalı Keklik gibi Çil Keklik de bir kuş türü yani. Bu Çil Keklikler bir seferde en fazla yumurta yapan kuşlardanmış ve yavrular yumurtayı çatlatıp çıkınca, kalabalığı görüp ,'hepsi ile ben mi uğraşıcam' diyen ana Çil , hiç birine pas  vermeyince,  'biz nereye geldik böyle' diyen çil yavruları sağa sola kaçışıp dururlarmış. Korkarlarmış, burada kalınca başlarına ne gelecek, bilmezlermiş!. Lakin kaçıştıkları yer neresi ,onu da bilmezlermiş?

İşte insanların da bir olay sonucu, korku, endişe, bilinmezlik ile bulundukları yeri aniden terkettikleri zamanlar için, ''çil yavrusu gibi dağılmak'' deyimi kullanılmaya başlanmış. İlk nerede, ne için kullanılmış? Bilemem ama en son 29 Nisan pandemi göçü ile ilgili olarak kullanılabilir.

Herkes çil yavrusu gibi memleketine, memleketi olmayanlar yazlığına, dağa, deniz kenarına dağıldı. 

Ya da biz öyle sanmışız.

Çünkü İstanbul yine kalabalık, hep kalabalık..

Konu Neydi?

Kapanma öncesi son pazarteside gidip ikinci aşımızı olduk. Aynı hastanede olmayı tercih ettik ama bu sefer 2. kata almışlar aşı odalarını , tabii ki asansöre binme cesareti göstermeyip, merdivenle tık nefes iki kat çıktık. Ne kadar da hamlaşmışız.Aşımızı yine aynı hemşire kız yaptı. İlk aşıdaki ilgi alaka azalmış normal olarak. Bizden başka iki kişi daha vardı, kalabalıkda  azalmış. Malum Çin aşıları gönder/gönderemiyormuş.Ama hazirandan sonra aşı bollaşacakmış. İnşallah. Bu sefer aşı sonrası onbeş dakika beklemedik. Tabi aşı olduk diye de güvenmemek lazımmış ,Hıncal Uluç aşılı olduğu halde kapmış  kovidi , ama hafif geçiriyormuş. 


29 nisan perşembe gününden sonra tam kapanma mı? Tam kısıtlama mı? İstisnası bol kapanma mı? Bir türlü tam kapanamama mı? Boş boş gezme, çıkacaksan alışveriş yap, namaza git o kadar, kısıtlaması mı? Seyahat yasak,ama uçakla bir yere gideceksen uçaklar ful dolu çalışacak, paran az otobüsle gidicem dersen, maalesef otobüsler yarım yolcu kapasiteli? Bilet bulabilirsen gidersin.İzin almak şartı ile tabii. Oteller de açık ama önceden yapılmış rezervasyon istisna kapsamında sayılmıyor!.Bu arada yasakların başlayacağı güne kadar zaten İstanbul'dan kaçan kaçana.
 Şöyle ilanlar var⤴ Sanırsın bayram tatili 17 güne çıktı ki öyle varsayılmış, herkes yazlığa, memlekete vs. gidiyor. Oteller 17 günlük ilanlar veriyor.Ramazan ikiye bölündü, 15 gün İstanbul'da geçirilecek 15 gün yazlıklarda, memlekette, otellerde. Nedir bu? Bilen var mı? 
Semt pazarları da kapanacakmış . Bunun iyi bir tedbir olduğunu düşünüyorum, Artık iki hafta idare edilir, bir şekilde.Dönüşte mutlaka fiyatlara yansıyacaktır bu kapatılış, neyse ki emeklilere ikramiye var ,hem de 1100.-TL .. Yani benim umurumda değil o nedenle. 

Sarı  hastalık rengidir ,diye bir safsata vardı .Oysa güneşin parlaklığını hatırlatan sarı, insanın içini açar. Laleye çok yakışır, ismine yapılan şarkıyı mırıldandırır. Bu da kapanmadan önceki son uzak park gezimizden hatıra kalsın. Artık site bahçesinde turlamak gerekecek. Tabi yönetici laf etmezse..Yöneticilere de site içinde dolaşanları ,özellikle çocuk ve gençleri , uyarma görevi verilmiş. Tıpkı Bizimkiler dizisinin meşhur karakterlerinden Sabri bey'in herşeye karışması gibi.

(Ünlü Oyuncu,yazar,yönetmen Mehmet Akan'ı(1939-2006) rahmetle anıyorum) 

Bugün sarı laleler, çiçekler falan yazacakken, Meryem'in dediği gibi'' eviriyom çeviriyom lafı yine oraya getiriyom'' Başka konu yokmuş gibi..




Silahlara Veda


 Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarlardan,Amerikalı yazar Ernest Hemingway'in ''Silahlara Veda'' isimli romanı 1929 yılında yayınlanmış, ünlü bir eser. 

Ernest Miller Hemingway (1899-1961) Amerikalı yazar, gazeteci. 1954 yılında kendisine verilen Nobel Edebiyat ödülünün dışında, 1953 yılında da ''Yaşlı Adam ve Deniz'' isimli eseri ile Pulıtzer Ödülü  kazanmış. Pek çok eseri  başyapıt niteliğinde kabul edilen Amerikalı usta  yazar, yazılarında kullandığı sade anlatımıyla, edebiyatta yeni bir yol açmış.

Ernest Hemingway'in akla gelen ilk eserlerinden olan ''Silahlara Veda'' kitabının kısaca konusu şöyle;

Amerikalı Henry,  İtalyan ordusunda ambulans ve araç komutanı olarak görevli bir teğmen. Arkadaşı Rinaldi aracılığıyla tanıştığı İngiliz hemşire Catherine ile aralarında duygusal bir bağ oluşuyor. Kanlı savaş ortasında iki genç aşık oluyorlar. Henry savaşta yaralanıyor , Milano'daki hastaneye kaldırılıyor. Burada kaldığı uzun tedavi sürecinde, şans eseri orada görevlendirilen sevgilisi ile aşkları ilerliyor. Henry aylar sonra cepheye ,geride hamile bir sevgili bırakarak dönüyor. Cepheye döndüğünde tekrar savaşın berbat yüzü ve çekilen bir ordu ile karşılaşan Henry çareyi savaştan kaçıp, sevgilisinin yanına sığınmakta buluyor. Asker kaçağı durumundaki Henry ile Catherina ,bebeğin sağlıklı ,rahat bir ortamda doğması  ve özgür yaşamak için İsviçre'ye kaçıyorlar. Orada geçirdikleri güzel aylardan sonra ise birbirini çok seven iki aşığı, maalesef acı bir son bekliyor.                                                                                                       Kitabın Türkçesi;    Ender Gürol                                                                                   Kitabın sayfa sayısı;282

***

Ernest Hemingway, bu kitabı kendi hayatının bir döneminden, ilk oğlunun zor doğumundan esinlenerek yazmış. Kendisi de İtalyan ordusunda ambulans şoförü olarak bulunmuş, savaşta da romandaki gibi bir hemşireye aşık olmuş, lakin terkedilmiş, kavuşamamış..

***

''Silahlara Veda'' isimli bu eser,1957 yılında başrollerini bir zamanların en ünlü artistleri olan Rock Hudson ve Jennifer Jones oyunculuğu ile yönetmen Charles Vidon tarafından filme uyarlanmıştır.Pek çok filme esin kaynağı olmuş.

***

1922 yılında Türkiye'ye, İstanbul'a gelip bir yıl savaş muhabirliği yapmış olan yazar ,pek çok başka ülkede de  bulunmuş, çalışmış. Yaşadığı ülkeler, eserlerine çoğu zaman ilham kaynağı olmuş. 4 kez evlenmiş, Küba'da uzun yıllar yaşamış, bir uçak kazasından yaralı kurtulmuş, hayatı oldukça çalkantılı dönemlerle geçmiş. Ünlü yazar Ernest Hemingway ,en son,1961 yılında trajik bir şekilde ,ruhsal durumu ile ilgili tedavi gördüğü bir dönemin ardından, hayata kendi isteği ile veda etmiş..

Camdaki Kız

 


Kış ayları geldiğinde ,benim de akşamları yerli dizi seyretme zamanlarım gelir.   Oyuncuları, bana göre, kaliteli,sevdiğim ve iyi oyuncularsa dizi izlemek keyiflidir. Konu önemlidir, tekrar edilmiş konuları sevmem, farklı bir konuya değinmişse severek izlerim. Ama son zamanlardaki dizileri ve konuları görünce seyrederken koltuğa yapışıp kalıyorum, gözlerim fal taşı gibi açılıyor, şaşkın , aman allahım!, bu nedir ya hu! nidaları ile sevgili bey ile bakışıp kalıyoruz. Mecburen benimle birlikte seyretmek zorunda kalan sevgili bey ;                                                             -''ya  niye seyrettiriyorsun bana böyle şeyleri'' moduna girip  yerini değiştiriyor, tebdili mekanda ferahlık vardır ,sözüne güvenip, gidip bilgisayarının başına geçiyor ama kulağı dizide kalıyor:) Bir kaç dizi böyle, özellikle kendisi bir psikiyatr olan ancak son zamanlarda hastalarının hayatlarından esinlendiği romanları ve onların dizilere çevrilmesi ile tanınan G.Budayıcıoğlu'nun kitaplarından uyarlanan diziler başı çekiyor. Mesela Masumlar Apartmanı'nı de tek tek yıkadığı taze fasulyelerden sonra seyretmeyi bırakmış, burnuma durduk yere çamaşır suyu kokusu gelmeye başlamıştı. Kırmızı Oda'ya da 3-4 bölüm dayanabildim. Bu sefer onlar yetmemiş gibi; psikiyatrist,yazar G.Budayıcıoğlu'nun kitaplarından uyarlanan, başka bir dizi, seyirciyi yine hayretlere gark etti;

Camdaki Kız..

Nalan okumuşsun, mimar olmuşsun, çok modern, şık bir plazanın yüksek katlarından birinde çocukluk arkadaşınla birlikte çalıştığın ,mis gibi bir ofisin var. Altında son model lüks cip, boğazın en nadide yalılarından birinde ,pamuk gibi bir emekli vali baban var. Senin ne işin olur sabah giydirilip akşam çıkarılan , sıktıkça sıkılan o bekaret korsesiyle kızım. Feride o ipleri her sıktığında vallahi bizim içimiz daraldı, nefessiz kaldık. Korse yüzünden su içememek, tuvalete gidememek, 53 kiloyu geçmeyeceğim, diye aç bilaç gezmek?! Hiç mi, heeyt n'oluyor ,demiyorsun. Kazık kadar olmuşsun. Nedir yahu akşam yemeğe çıktın diye ,o saçı başı yolunasıca Feride'nin götürdüğü jinekologa muayene olmayı kabul etmek?Nedir o kendi kendine yıkanamamak da atlar gibi başkasının tımarladığı bedenine ,donunu bile başkasının giydirmesi.. Töbe töbee. Koskoca yalının o gizemli hamamı ,zaten korku filmi sahnesi gibi. 

Sedat ,ya sana ne demeli? Sizin aile hepten şaka gibi. Eski püskü, karanlık bir köşk, peynirler 25 gr ,zeytinler sayılı veriliyor. Çöpten evdekilerin ne yiyip ne içtikleri araştırılıyor, evde bir garip dedektif uşak dolanıyor,lakin korumalar, lüks araçlarla gidilen işyeri maşallah köşkün tam aksi. Yani Sedat, baban başkasıyla evli diye 2 çocuğu var ,diye istemiyor Cana'yı da, kadının bir de eli kırbaçlı olduğunu bilse, ne eder, bilemedim. 

Neler neler daha. Hele Feride'nin lise çağındaki Nalan'ı ,korseyi çıkarıp beden dersine girdi diye ,saçından sürükleyip , arabanın içinde perişan edene kadar dövdüğü sahne vardı ya, ay ay ayy. Bu nasıl çocuğa/kadına şiddet sahnesidir, ya hu!

Kitabını da okudum Camdaki Kız'ın, ama böyle hatırlamıyorum. Bu kitap sanırım ''Doğdugun Ev Kaderindir'' dizisine de ilham olmuş. Onu izlemedim. Bu dizi başka alemlerde. Ahlak sınırlarımız nerede ,başlıyor nerede bitiyor, belli değil. Karışmış gibi geldi. İçen birisine  denilen;''afiyet olsun'' ''şerefe'' ' laflarını, garsonun getirip verdiği''Buyrun şarap menüsü'' laflarını bipleyen,  dizi isimlerin beğenmeyip değiştiren, öpüşme sahnelerini olay haline getiren , ayıp karşılayan, dekolteli kıyafetlere ayrı hassasiyeti olan sansür kurulu, bu diziyi atladı herhalde..

Bazı şeylere parmak basacağız, yok mu böyle olaylar, yaşanılmışlıklar ,ana baba elinde paçavraya çevrilmiş çocuklar, tabii ki vardır. Pembe bir dünyada yaşamıyoruz. Adil değil hayat, herkese eşit de değil. Ama tüm olumsuz değerleri, kişileri, yaşanmışlıkları bir dizide biriktirmek, seyrettirmek de bir daraltıyor, ya hu!Üç bölüm seyrettim ama başka da izler miyim? Bilemedim.

kaç bahar geçecek.


Bu sabah ,epeydir yazmadığım blog yazısını yazmak için klavyenin başına geçtim.  Geçecek bu durumlar ,normalleşecek, rahatlayacağız hissiyatımı, içimde daha fazla tutamadığım zamanlardayım. Patladım, moralimi sağlam tutmam zorlaştı. Tabii ki bunda bir anda kızımın ve arkadaşının  covid19 hastalığını geçirdiklerini duymamın büyük etkisi oldu. Aslında bir anda olmadılar. Çalıştıkları, toplu taşımayı kullandıkları, iş için şehirlerarası seyahat ettikleri için hep risk altındaydılar. Neyse ki ,çok şükür, fazla sıkıntı çekmeden  atlattılar. Çalışmaya başladılar. Ama yine de etkileri devam ediyor. Üstüne üstlük kimi arasam birisi hastalık haberi vermeye başladı. Tabii ki turkuaz renkli tablodaki çılgın rakamlardan bahsetmiyorum. Onlar hepten sinir bozucu. Tepedekiler adeta, insanların bu salgını kanıksamasını istiyorlar. Çekinmeden 84 milyon sorumluyuz diyorlar. Bir doktorlar feryad ediyor, bir de hasta olanlar. Yönetenler yarım yamalak kurallarla ,salgın yönetiyor.  Bilmiyorlar mı ki bizim insanımız kural sevmez, tanımaz, yolunu bulmaya çalışır. Mesela benzincinin açık olan o ufacık kafesinde kahve içerken polise basılanlar mı, villalarda gizli parti yapanlar mı, bilmem kaçıncı katta kağıt oynarken yakalanıp, camdan kaçmaya çalışan mı? Neler duyuyor, neler izliyoruz:) Gülüyoruz ağlanacak halimize.

Zaten kural konulmuş ama  o kadar çok istisna var ki bu kısıtlamalarda, kural sadece ,zaten evden çıkmayacak olanlara. Mesela iki gün hafta sonu kısıtlaması oluyor; dersaneler açık, gençler dersaneye geliyor,sınava giriyor, trenler, uçaklar,otobüsler çalışıyor, seyahat edilebiliyor,  otellerde kalınabiliyor, market alışverişi özellikle kuruyemiş alışverişi serbest, doktor randevuları alınabiliyor. Hele şu bizim mahalledeki saç ekim merkezi hep faal. Başı beyaz çember sargılı adamlar, bahçede her daim sigara tellendiriyor.

Velhasıl kelam, geçen bahar daha bir panik halde idik. Sayılar daha azdı, hastalık daha yeniydi. Şimdi kanıksandı, aşılanmaya başlandık, kurallar gevşedi, sayılar 50 binin altına düşmediği gibi vefat eden insanların sayısı her gün artıyor. Olay bu. Akşam 7'den sonra dışarı çıkmamakla düzelecek olay mı bu?Ne olacak halimiz ?


belki pizza yaparsın bugün..

 


*125 gr tereyağ (margarinde olur)
*1 yumurta,
*3 çorba kaşığı kadar yoğurt/ya da aynı miktar süt.
*2,5 su bardağı un,
*yarım çay kaşığı kabartma tozu,
*bir tutam tuz

Üzerindeki malzemeler;
*Bir parça sucuk,
*3-4 çeri domates,(yoksa bir domates)
*Yeşil biber (çarliston, sivri artık hangisi varsa)
*Maydanoz,
*1 yumurta,
*1/2 bardak süt,

--Tereyağ, yumurta, yoğurt/süt,  karıştırılır, kabartma tozu ve tuz ilave edilmiş un katılarak güzelce yoğurulup, elde edilen hamur üzeri örtülerek yarım saat  dinlendirilir.
--Dinlenen hamur  yuvarlak bir kalıba (30 cm lik kadar) yerleştirilir.(hafif unlayarak merdaneyle açarsanız daha kolay ve ince açılır)
Ben kenarlarını da biraz yükselterek tart kalıbında yaptım, sosu pişerken akmasın,diye.
--Sucuklar yuvarlak dilimlenir, domatesler  küp küp,biberler minik doğranır, maydanozlar ince kıyılır ,hamurun üzerine yerleştirilir.
--Yumurta ve yarım bardak süt çırpılıp, malzemelerin üzerine gezdirilir.
--180 derece ısıdaki fırına verilir..
******
Günlerden pazartesi iken ,göz açıp kapayana dek pazar oluveriyor. Ne ara geçti mart ayı derken bakıyorsun nisandan bile kaç gün geçmiş. Havalar da baharı bulamadı henüz. Evde oturmamız, dışarılarda dolaşmamamız için bize yardımcı oluyor belki ,kimbilir. Sağlıklı olduğumuz her güne şükürler..Yazıma güzel bir şarkı ile noktayı koyuyorum. Ben mutfakta müziksiz iş yapamayanlardanım da;