Bir film ;KOVAN


Annesinin ağır hasta olduğunu öğrenen Ayşe(Meryem Uzerli) ,Almanya'dan apar topar memleketi  Artvin'e gelir. Maalesef annesi ile iki gün beraber olabilir. Yaşlı kadın ölmeden önce ,geçimin sağladığı ,tek değer verdiği varlık olan arı kovanlarını Ayşe'ye emanet eder.  Arıları Artvin'de yaşayan ablasına değil de Ayşe'ye bırakmasını, ablası(Burcu Salihoğlu) hoş karşılamaz. Paraya ihtiyacı vardır ve Ayşe'nin de Almanya'ya döneceğini düşündüğünden, arı kovanlarını satmayı düşünmektedir. Fakat Ayşe, arılardan çok korktuğu halde,kovanları sahiplenir, annesinin yardımcısı Ahmet (Hakan Karsak) ile birlikte işe koyulur. Başta her şey yolundadır, ta ki dağlarda yaşayan bir bozayı kovanlara dadanana kadar. Bozayı sayesinde orman memuru İlker(Feyyaz Duman) ile karşılaşırlar/karşı karşıya gelirler..

Daha fazla ipucu vermeyeyim. Güzel memleketim Artvin'in yeşilin her tonunu barındıran ,sisli,bulutlu muhteşem dağ manzaraları, kafkas arıları, bozayılar ,biraz aşk ,biraz vefa ,çokça çevre dostluğu üzerine güzel mi güzel bir film. Manzaraları seyretmeye doyamadım. 

Filmin yönetmeni ;Eylem Kaftan. Bu yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi imiş.Buna rağmen,film Amerika'da Chelsa Film Festivalinde 6 ödül almış. Meryem Uzerli'ye En İyi Kadın Oyuncu ödülü ,Hakan Karsak'a En iyi Yardımcı Oyuncu ödülü layık görülmüş. Eylem Kaftan ise  En İyi Yönetmen ödülünü almış. Ne güzel..Üstelik filmin sinemada başkaca ödülleri de mevcut. Güzel film, keyifle izleniyor.


 

Havadan sudan ve aşıdan..

 

Bir yanda bahar gelmek için bekliyor ,bekler iken tüm çiçeklerin döküp, yaprağa durdu ağaçlar. Diğer yanda kış, gitmemek için kapı aralığına ayağını koymuş, son soğuklarını üfleyip duruyor. Yağmurunu, rüzgarını salmış ortalığa. 

Biz de bu yağmurda aşı olmaya gittik. Aşı sıramız geldi, ne mutlu bize. Ben beyimden torpilli olarak sıraya karıştım. En yakınımızdaki özel hastanede olduk ki babam da orada olmuştu aşısını. Yine aynı eli tüy gibi hafif hemşire yaptı aşılarımızı. Sanırım ,bir tek aşıcı hemşire var. Aşının ilk başladığı zamanlardaki heyecanlarını, telaşlarını aşmışlar, çok daha sakin bir şekilde davranıp aşıları yapıyorlar. Yeni moda selamlaşma şeklide ''Antikorunuz bol olsun..'' şeklindeymiş aşı olanlar arasında.. Tabi antikorlar ,ancak 2. doz aşıdan sonra oluşuyormuş.

Aşıları olduk olmasına da bizim buralar kırmızı ötesi, site de kimse burnunu dışarı çıkarmıyor, hasta çok etrafta. 

Yine de kapalı olan şehirlerdeki lokanta ve kafeleri de açtılar. Eh haksızlığı bir nebze giderelim diye düşündüler, sanırım. Nasılsa 2 hafta sonra ramazan ve ramazan da tüm yiyecek içecek yerleri kapalı olacakmış. Herkes niyetli olacağına göre, dışarda kim yiyip içecek ,değil mi ama?!

Şu anda uygulanan 'kontrolü olmayan tedbirlerin', sadece' dostlar alışverişte görsün' şeklindeki eski sözümüze uyduğunu düşünüyorum. Herkes başının çaresine baksın, kendi tedbirini kendi alsın, yapacak bir şey yok.Diyorum, noktamı koyuyorum.


İlk Gençlik Yılları

Mart ayında okuduğum, Nobel Ödüllü Yazarlarserisine ait kitap İsviçreli bir yazara ait;
Hermann Hesse (1877-1962) Nobel Edebiyat Ödülünü 1946 yılında almış. Usta yazarlardan. Şimdiye kadar 100 milyondan fazla okura ulaşmış. Sadece Nobel Edebiyat Ödülü değil daha başka pek çok ödülün sahibi şiir, öykü, roman yazmış. Aynı zamanda ressam. Tam anlamıyla üstün yetenekli bir sanatçı. Okuduğum kitabının ismi 
''İlk Gençlik Yılları (Demian)''
Çevirisi;Kamuran Şipal tarafından yapılan kitabın yazıldığı tarih 1919.
Sayfa sayısı; 170

Konusuna gelirsek;
Sinclair, kendi halinde annesi babası ve kardeşleri ile mutlu mesut yaşamakta olan yalnız bir çocuktur. Çocuk olmasına karşın derin düşünceleri vardır. Hayatın iyiler ve kötüler arasında, iki ayrı dünyadan oluştuğu konusunda kafasında filizlenmeye başlayan düşünceleri onu arada bırakmakta , iyi taraftan ,kötü tarafı hissetmekte uzaktan seyretmektedir. Ta ki henüz onlu yaşların başında, arkadaşları arasında kabul görmek uğruna olmadık bir yalan söyleyene kadar. Bu yalan Sinclair'in başını hiç aklına gelmeyecek şekilde bir belaya sokar. Kendinden yaşça büyük bir çocuğun tehditlerine, onu çeşitli kötülüklere bulaştırmasına vesile olur. Tam bu sıkıntılı anlarında ,hayatında yıllar boyu yer edecek olan Demian ile karşılaşır. Demian onu bu tehditkar kişiden kurtaracak ,fakat Sinclair ondan sonra da bu çocuğun yörüngesi altına girecektir. Zamanla büyüyen, genç bir çocuk olan Sinclair gittikçe ailesinin huzur dolu ortamından uzaklaşır , kendi iç dünyasının derinlerine yolculuğa çıkar. Bu ergen dönemlerinin huzursuzluk, kendini arama, ruhsal bunalımlar,ikilemler, gittiği dini okulların etkisi ile de karmaşıklığını gittikçe arttırır. Büyüme yolunda olan Sinclair ,kendine hep bir yol arkadaşı arar, hep tutunacak bir dal peşindedir .Kendinden farklı ,üstün gördüğü kişilerin peşine ve hayaline düşer. Bu, bazı dönemler Demian olur,bazı dönemler kilisede tanıştığı müzisyen Pistorius, bazı dönemler hayalinde yarattığı Beatrice adındaki bir kadın, ona hep önayak olur, yol gösterir..
******
''İlk Gençlik Yılları'' bu seride okuduğum kitaplar içinde ,sevdiklerim arasına giremeyecek bir roman. Kendi okuyuculuğum olarak; bu tip iç dünyaya fazlaca dönük, çok fazla soyut öğeyi, dini unsurlar üzerinden mesajları  barındıran ,yolunu arama üzerine olan romanları, sevemiyorum. Yine de kolay okunup biten bir roman. Zaten çok uzun da değil. Yarım bıraktıracak kadar asla değil:)

****
Ceviri yapan Kamuran Şipal(1926-2019) i anmadan geçmeyelim. Kamuran Şipal  bir öykü ve roman yazarı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı  mezunu. Almanca'dan Türkçe'ye sayısısız eser çevirisi yapmış. 2010 yılında yazdığı ''Sırrımsın Sırdaşımsın '' ve 1998 yılında yayınlanan ''Demir Köprü'' isimli iki romanı dışında öyküleri de var.'' Sırrımsın Sırdaşımsın'' isimli romanı ile 2011 yılında Orhan Kemal Roman  Ödülü'nü kazanmıştır..

bir resmin hatırlattıkları.


Bir sabah internette ,bir resim çıkar karşınıza. Hiç tanımadığınız birisinin paylaştığı, hiç hatırlamadığınız bir anınızdaki, hiç hatırlamadığınız bir halinizle karşı karşıya bakışırsınız. Bakıştığınız o çocuk,tam olarak hatırlamadığınız yaşınızdır. Neyse ki etrafınızdakileri ve yeri gayet iyi biliyorsunuzdur ; çocukluğunuzun tatil günleri.  Dedenizin en küçük kardeşinin evinin bahçesidir burası. Bahçesinde çeşit çeşit meyve ağaçlarının olduğu, kümesi olan, üzeri beton dökülü dar yollarla bahçeyi dolanabileceğiniz ,yeşillikli bir bahçe ve iki katlı ev. Biz de en büyük ağacın altında poz vermişiz zaten. Hiç hatırlamadığım bir fotoğrafçıya. Kalabalığız ,özel bir gün ,belki bayram. Arka fonda resme girmeyen başkaları da var. Annem amca dediği için, bende hep ''amca'' diye hitap ederdim büyükamcalara. O zamanlar, filinta gibi bir zabıta memuruydu en küçük büyük amca. Hiç hatırlamadığım bu anda da, işten gelmiş belli. Siyah beyaz resimde aslında üzerinde koyu mavi zabıta gömleği var, pırıl pırıl parlayan rütbeleri görünmediği gibi  yandan taranmış, briyantinli siyah saçları da pek belli olmuyor. Kucağında babasının boynuna dayanmış olan küçük kuzen , büyük amcamın en sevdiği oğluydu.  En özendiği, bezendiği, onu severken en çok eğlenip güldüğü. Diğer şapkalı kuzen, denizci astsubay büyük amcamın , dedemin bir küçük kardeşinin oğlu. O da babasının bir tanesi, iki kızın üzerine doğmuş, tekne kazıntısı bir erkek çocuğu. O da babasının gözdesi. Kucakta eşit gibi dursalar da hayat onlara hiç adil olmadı. Birisi çok şanslı, birisinin bahtı açık olamadı. Hangisi olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü belki dışardan öyle görünüyordu da ,aslında öyle değildir. Arkadan bakan küçük hanım kız ,şapkalının ablası .. Yandaki güzel gülüşlü genç kadın, yemyeşil , kocaman gözleri, her zaman kocaman gülen yüzüyle Saadet abla. Maalesef hayata , bir sıfır yenik başlayanlardan.  Hatırlamadığım bir sebepten konuşamıyor, gelişmesinde eksiklik olmuş, ama hayata hep mi hep gülümsüyor. Çocukları çok seviyor. Her gördüğünde sımsıkı sarılırdı bana, devamlı hareketli elleriyle ,kollarıyla ,taa gözümün içine bakarak nasıl olduğumu sorardı. Şimdi onun konuşamayan sesini , yemyeşil çok güzel gözlerini ,çok iyi hatırlıyorum. Ona hep kol kanat gerdi ailesi.
Şapkalının yanında duran muzip gülüşlü kadın, annemim babaannesi. Çilekeş kadın, gıdısını sevdiğim, her sabah erkenden kalkıp kahvesini içmeden güne başlamayan, mum çiçeği ile bezeli salonun, limon çiçekli balkonun sahibi kadın. Neşeli, muhabbeti bol, beş erkek çocuk doğurmuş, ilk kız torunu olan annem doğunca sevincinden ne yapacağını bilememiş. Annemin , dolayısıyla benim yerimiz ayrıydı. Ben ..
Hiç hatırlamadığım bu resimde merdiven basamaklarının üzerinde duran en önde duran , benim..
Üzerinden ne kadar çok zaman geçmiş. Geçmiş rüya gibi, hayal gibi, masal gibi. İlerlerden bakınca ,o an orada hep birarada duran ,gelecekten habersiz  insanların hepsi apayrı yollarda ,bambaşka hikayelerin içinde yaşayıp gittiler ya da hala yaşıyorlar. 

bir güzellik olsun..

Epeydir gökyüzünde bu güzel bulutları görmemiştim. Koca bir pamuk balyası, parça parça dağılıp mavi göğün üzerine dağılmış gibiydi. Bu bulutlara Sirrokümülüs Bulutları deniliyormuş.En yukarılarda gezmeyi seven,yüksek seviyeli bulutlarmış ve bir çok hava olayının habercisi olabilirmiş.Mesela batıdan gelirse sıcak cephe habercisi olurmuş , 18-36 saat içinde yağış görülmesi olasıymış.
Bugün pazar, evdeyiz.
Ne demiş Orhan Veli;

Pencere; en iyisi pencere
Geçen kuşları görürsün hiç olmazsa;
Dört duvarı göreceğine.

Bu güzelliğin üzerine bir şey yazmadan, güzel bir kısıtlı pazar ,mutlu bir hafta sonu diliyorum..

Sizler için; 

sene-i devriye

 Tam 1 yıl oldu.11 Mart itibariyle Türkiye'de ilk vaka açıklaması,Sağlık Bakanı tarafından yapıldı. Ne menem bir durumla  karşı karşıya olduğumuzu daha tam idrak etmemiştik. Henüz bilmiyorduk.16 martta okullar kapandı, sonra toplantılar iptal edildi, 65 yaş üzerindekilere kısıtlamalar geldi, ulaşım kapandı, lokantalar kapandı, kuaförler kapandı, kapandıkça kapandık. En son 10 martta bir dostumla bir kafede ,salgın konusu hiç hesapta olmadan, içimiz rahat, elimizde kolonya şisesi olmadan ,maskesiz-mesafesiz kahve içip ,hoş sohbet etmişim. Sonrasında ''hoşgeldin maskeli dünya '' . Rüyalarımızda bile maske takar olduk. Kalabalıktan  kaçıyoruz.  Tabi bu duyarlı kişiler için geçerli. Yoksa kalabalık ,tıkış tepiş ortamlar gırla gidiyor. Gözümüze gözümüze sokuyorlar. Kurallar var ,evet. Kurallara uyulmasını sağlayacak yaptırımlar  var .Yetmez ,bu kurallara uyulduğunu tespit edecek ,artık kimse bunlar; kolluk gücü diyelim ,lazım. Tabii ki o da var ,ama işte denetleme yeterli gelmiyor,bazısına uygulanıyor, bazısı görünmez oluyor.  Sanırım yine ''İdare ediverciliğimiz'' başrolde. Topu bize, insanlara attılar. Kural var ,işte, uyarsan sağlıklı olursun, görmemiş gibi davranıp , sabretmezsen bu diyarlara yine kırmızı basar. 

Sizin oraları bilemeyeceğim ama ''Hayat Eve Sığar'' uygulamasındaki yoğunluk haritası 3 hafta önce tertemiz neredeyse tamamen renksizken , düşük riskli gruba geçmişken, şimdi yine kırmızı ve yüksek risk grubuna girdik. Kırmızı sevdiğim renktir, soğudum renkten. 

********* 


 Dün kandildi, Miraç Kandili;/ okuyanlarımın Kandilini kutlarım,duaları kabul olsun/ annemlere uğradım. Yol üzerinde Anadolu Lisesi var. İlk açıldığı zamanlarda düz liseydi. Bir ara İmam Hatip lisesi olacak dendi ,sonra Anadolu Lisesi'ne çevrildi. Gençler yüzyüze sınavlar için gelmişler. Daha bir yıl önce şen şakrak olan gençler , ağırlaşmış, sessizleşmiş, kahkahaları eksilmiş gibi geldi. Belki maskelerindendir , kimbilir?  Yıllardır çocuklar şöyle doğru düzgün,oturmuş, yerleşmiş  bir eğitime ulaşamıyorlar ya , bu dönem  gençlerin payına da pandemi  düştü. Onlar genç, önlerindeki hayatta bu zaman dilimini , silik bir dönem olarak arada hatırlasınlar, daha çok ,unutsunlar gitsin bence.

Giderken Kandil Simidi aldım. Kandil Simidi demeye şahit ister ,fiyat artmasın diye kuru pasta büyüklüğünde ,incecik ,mahlebi bile azıcık koklattıkları simitler kutularda dizilmiş. Keşke kendim yapsaydım ,dedim:(  Parktan dönerken ,genç bir adamcağız, elinden sürükler gibi tuttuğu yedi sekiz yaşlarındaki kız çocuğu ile yürüyordu. Yanlarından geçtim  ''Abla çocuğum aç...''  arkamda kalmışlardı, yanıldım mı dedim, şöyle bir döndüm. Çok sessiz ,hatta çocukla konuşuyor gibi söylemişti. Bana bakmıyordu, başka birine doğru yönelmişlerdi. İçim cız ede ede eve geldim..  

 

örgücünün muhabbeti..

Bu aralar en çok vakit geçirdiğim ''etkinlik '' tığ işi. Motiflerin renklerini , içimden geldiği gibi seçmek, tek tek örüp, sonra onları birleştirip ,ortaya çıkanları kendi kendine beğenmek iyi hissettiriyor. Evet elim biraz ağır, aheste örüyorum. Çünkü bir hırka örmek uğruna omuz kaslarımı mahvedip, aylarca kolumu yukarı kaldıramamışlığım var. Yavaş  örüyorum artık.Yukarıdaki motifleri taa yazın Ayvalık'ta başlamıştım. Daha da yeni bitti. Hatta hırka olacakken renkler yetmeyince yelek olmasına karar verildi. Fena olmadı galiba.
Kaftana mı benzemiş nedir??

Bu minnaklar da yeni  kreasyon için ,henüz ne olacağı konusunda ören kişi olarak kararsızım. Maksat eldeki ipler değerlensin.

Çevre de bebek yok ama bu minnaklar bebek battaniyesi olma yolunda ilerliyor. Dursun kenarda ,bakarsın hediye olur bir eve:)
Birde bunlar var, içimdeki renkleri tek tek tığlamışım.

Bu renkler gibi, dün de  8 Mart Dünya Kadınlar Günü  çeşit çeşit,rengarenk kutlandı. Kimi protesto gösterileri, yürüyüşler, kimi sosyal medya mesajları, kimi ticari reklamlar, kimi konuşmalar, vs vs vs.. 

Sonuç; bugün el elde baş başta kalındı .Bir gün öncesine dönüldü mü ,dönüldü. Özel günlere fazla anlam yüklemeyenlerdenim. Söze değil ,yapılanlara bakmak lazım. Birebir eşit olmasak da ,çünkü kadınların erkeklerden üstün, erkeklerin de bizden farklı özellikleri var elbette,kadın olarak haksızlığa uğradığımız pek çok da konu var. Gerek çalışma hayatında gerekse ev hayatında.Ve çözüm koltuğunda oturanlarda ,maalesef ve maalesef ki erkekler.. 

Yine de umutsuz değilim; bugün düne göre kazanımlarımız nasıl daha çoksa, yarınlarda da bugüne göre çok daha fazla hak-hukuk-saygı-sevgi sahibi olacağımızdan eminim. Kadının değerini bugün hala  bilmeyenler dahi ,yarınlarda öğreneceklerdir .Umudum bu yönde😊..Yeter ki insan,insana saygı -sevgi göstermeyi unutmasın. Sadece bir insan olduğunu, aklından çıkarmasın..


VOSS

 

Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarlara ait eserleri okumaya Şubat ayında da devam ettim. Bu ayın kitabı Avusturalyalı yazar Patrıck White (1912-1990) a ait.                     Patrıck White 1973 yılında aldığı Nobel Edebiyat Ödülü ile Avusturalya'ya ilk ve son Nobel ödülünü kazandırmış. Kendisi şair, öykü, oyun ve roman yazarı. İngiliz Edebiyatının önemli yazarlarından birisi. VOSS isimli eserini 1957 yılında Avusturalya'da 9.yüzyılda bir keşif gezisinde kaybolan Prusya'lı kaşif Ludwıg Leıchthardt'ın hayatından esilenerek yazmış.

Patrick White'ın eseri olan VOSS adlı roman 552 sayfa.                                Türkçesi; Nihal Yeğinobalı

Kitabın kısaca konusuna gelecek olursak;

Alman kaşif Johann Ulrıch Voss ,uzun bir keşif gezisine çıkmak üzere  Avusturalya'ya gelir. Yıl 1845'ler. Bu geziyi bir çok kişi desteklemekte ve finansını da Bay Bonner isimli tüccar karşılamaktadır. Hazırlıklar sırasında sadece bir kaç kez karşılaştığı Bay Bonner'ın yeğeni Laura ,Voss'u yakından etkiler. Öyle ki tüm gezi boyunca Laura'nın aşkı ve hayaleti adeta Voss 'a eşlik edecek, ona yol gösterecek, kararlarını etkileyecektir.  Farklı kişiliklerden oluşan kafile törenlerle yola çıkar, ama yolculuk  sanıldığından çok daha çetin, daha yorucu, yıpratıcı geçmeye başlayınca aralarında ikilik çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bir kısmı geri dönmeye karar verirken, perişan halde olmalarına karşın bir diğer kısmı hiçlik olduğunu düşünmelerine ,tamamen kendi iç dünyalarına, hayallerine dalmalarına rağmen kendi yollarına devam ederler. Issız topraklarda ilerlerken yerli halkla yani Aborjinlerle karşılaşmaları kaçınılmaz olur. Bu da onlara bambaşka bir tecrübe kazandıracak, kıyametlerine doğru sürükleyecektir... Laura'ya gelecek olursak yalnızlığı tercih eden Laura, bir bebeği evlat edinecek, geçen yıllar içinde özel bir okulda genç kızlar için öğretmenlik yapmaya başlayacaktır. Aradan yıllar geçer Alman kaşif Voss ismi, bir efsane halini alır, insanlar onu aramak için yollara düşerler, sırrını çözmeye çalışırlar, sonuçlar boş çıkar.Kimse çok uzaklara gitmeyi göze alamaz.En sonunda Voss için yapılan bir toplantı da Laura , kafileden şans eseri kurtulmuş olan Judd ile karşılaşacaktır..  

Kitap sizi bambaşka bir dönem ve kıtaya götürüyor. Kaşif olup yola çıkıyorsunuz. Öyle bir zamanda , insanların kültürel, dini, sosyal olarak bambaşka bir döneminde nasıl zorluklarla keşifler yapılmaya çalışıldığını , şimdiki zamanla ister istemez mukayese ederek okuyorsunuz. Nereden nereye gelinmiş, diye düşünüyorsunuz. 

Bir de magazin bilgisi; Patrick White ,1977 'de bu romanı filme de çekmek istemiş. Oyuncular, teknik ekip falan belli olmuş , ancak bir takım aksilikler ve sermaye yetersizliğinden film asla yapılamamış.

Okuyucu fikri; Yapılsa ne güzel film olurmuş..

yazasım yok ama ..

Günaydın.
 Geçtiğimiz şubat ayında yaşanan olaylarda hayatını kaybeden 16 evladımız vardı. Bugün de tam 11 askerimiz hayatını kaybetti, şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyorum. Hastalıklar zaten belimizi bükmüş, cep delik cepken delik hale gelmişken bir de , yıllar yıllardır bitmeyen ,sonunu getiremedikleri lanet olası terör olayları sonucu yitirdiğimiz genç vatan evlatları nedeniyle yüreğimiz her defasında aynı acıyla buruluyor, sızım sızım sızlıyor. Allah tüm şehitlerimize rahmet eylesin, mekanları cennet olsun.
********
Biliyorsunuz artık Türkiye 4 renge boyandı. Biz turuncudayız. Yüksek riskli bölgede yaşıyoruz. Önlemler gevşetildi artık. Ama etrafa bakınca ,yani bizim buralarda ,değişen   şey ;açık olan lokantaların önündeki masa sandalyelerin tekrar yerlerine konulması, ayakta yemek yiyenlerin oturarak yemeye başlaması. Bir de karşımızdaki binadaki dershanenin öğrencilerinin öğrenime başlaması. Gerçi her sınıf değil ,son sınıflar okuyor. Mühim tabi, üniversite /lise sınavlarına girecekler. 
*********
Bir kez plajda basılmıştık(yazısı burada tık tık), bu sefer kuaförde basıldık. Maske, mesafe, temizlik kontrolesine. 6 aydır kuaföre gitmiyordum, boyayı bırakmaya karar vermiştim ama saçlar boyadan başka kesim de istiyor. Bir baktık üç sivil polis girdi içeri. Sivil ama lacivert ve üzerinde polis yazan yelekleri var.İçeri girdiler. Kuaförüm maskeli çalışıyordu, diğer müşteri ile aramda iki koltuk mesafa vardı ve etraf mis gibi tertemizdi,kapı da açıktı. Maske de, mesafe de, hijyen de tamdı. Bir şeylere imza falan attırdılar, kolaylıklar dileyip ayrıldılar. Sonra caddede karşılaştım, biri türbanlı, diğeri kızıl uzun saçlı iki kadın polis yanlarında esmer genç bir polis kontrollerini yapıyorlardı. Sanırım bu yeni tedbirlerden, basında yazıyordu ;
''Dinamik Denetim Süreci'' 
Tabii ki kolluk güçlerinin bu tip denetimler yapması faydalı, çünkü kendi halimize bırakılırsak, maalesef ki maalesef '' Kural Sevmeme'' ''Boşverme'' ''Aman bana bişey olmaz'' cılığımız başrolü kapıveriyor ''İdare ediverciliğimiz'' en ön planda yerini alıyor.