sevda..

Dingin bir  haziran akşamı. Ebabil kuşları cırıl cırıl uçuşmaya başladı. Oradan oraya ,öyle telaşlı ve çığlık çığlığa uçuşuyorlar ki. Balkonda içtiğimiz akşam çayına melodileri ile eşlik ediyorlar. Bütün kış  karga ve martıların kalın seslerinden ,kumru guguklarından başka bir kuş sesi olmayınca, bu ebabil çığlıkları ve serçe cıvıltıları nihayet yaz geldi galiba dedirtti. Lakin haziran ayı yaza geçiş yapmamızı pek istemiyor gibi serin havalarıyla eşlik etmekte bize. İlk haftası hırkalarla, henüz kaldırılamayan yorganlarla geçti ki bu İstanbul için  fazla. Bu akşam gurubu öylesine kızıl pembe ki yarın hava kesin sıcak olmalı ,dedirtiyor. Aylardan Haziran ayı  benim için çok değerli .İyi ki kavuştum dediğim evlatlarımın dünyaya geldiği ay. Yıllar yıllar geçti,  doğum anılarımdan bahsedecek değilim. Gerçi bilinen laftır; erkeklerin askerlik anıları, kadınların doğum anıları anlat anlat bitmezmiş. Hadi kadınları anlamak kolay, düşünsenize canınızdan can doğuyor, bir anda dünya üzerindeki bağımsız günleriniz sona erip başka bir role bürünüyorsunuz, size artık anne diyorlar, küçüçük yüreklere bağımlı hale gelip, peşlerinde dolanıp duruyorsunuz. Bambaşka bir sevgi türü ile tanıştığınız yeni ,telaşlı bir hayata adım atıyorsunuz. Askerlikte ne var ?Bunu bir kadın olarak anlamam mümkün değil tabi. Yani bu kadar anı biriktirecek ne var ki. Belki babamın asker olmasından dolayı askerlik bana normal geliyordur. Dün albümleri bir yandan düzenler, bir yandan da ne var ne yok diye karıştırırken, sevgili bey'imin, onun ve benim erkek kardeşimin askerde çekilmiş, üniformaları ,kısacık saçları ile verdikleri havalı pozlu fotoğraflarına baktık. Hepsi güzeldi de en güzeli  rahmetli dedemin askerdeyken çekilmiş resmiydi. Dedemin ,anneanneme yazdığı kartpostal gibi bir fotoğraf. Askerlikte talim yaparken resim çektirmişler o da onu ailesine göndermiş. Arkasında inci gibi düzgün, hafif sağa yatık elyazısı ile yazdıklarından anlaşıldığı üzere  iki resim postalamış. Biri ailesine, diğeri karısına. ''Sevgilim'', diye hitab ediyor. Ne hoş. '' sana da resmin aynısını gönderiyorum'' diyor. ''Bu benim top ve benim erlere talim yaptırdığım resmim...'', gibilerinden bir kaç satır yazmış. Mürekkepli kalemle  yazılar, bazı yerleri dağılmış, silikleşmiş. Sararmış. Yıl 1944 .Şubat ayının ikisi. Çok eski. Çok sevgi dolu. Çok romantik. Dedem anneannemi kaçırıp evlenmiş. Biri 14'ünde biri 18'indeymiş. Sonra askere gidince ki askerlik uzunmuş o yıllar anneannem dedemin ailesinin yanında kalmış, onların çocukları ile birlikte büyümüş. Dedemler 5 erkek kardeşmiş ,kızları olmadığından ilk gelin olan ve yaşı da küçük olan anneannemi kızları gibi bağırlarına basmışlar. Anneannem de bebekken kaybettiği, hiç tanımadığı annesinin yerine kayınvalidesini koymuş. Uzun yıllar kalabalık büyük bir aile olarak yaşamışlar. Yaz tatillerini dedemlerin herkesin birbirine komşu olduğu  mahallemizde geçirmeye bayılırdım. Tüm çocukluk arkadaşlarım oradaydı. En çok sevdiğim yemek tavuktu, ben gelince mutlaka pişirirdi anneannem. Dedemle lades oynamadan bitirmezdik yemeği. Ben kazanayım diye unutmuş numarası yapardı hep. Mutlu çocukluk anıları işte, garip şeyler kalıyor hafızada. Sonra yavaş yavaş dağılmalar başladı tabi.İlk kopuş dedemdi. Anneannem dedemi çok erken yaşta kaybetti. Ben henüz ilkokul üçüncü sınıftaydım. Ani bir kalp krizi, anneannem ile dedemi ayırdı.. Anneannem yıllarca bazen kızlarıyla genelde onlara yakın ama  yalnız yaşadı. Çok sevmek böyle bir şey. ''Sevgilim'' diye kart göndermek ya da yapayalnız gibi görünse de onun hatıralarıyla, aşkın kalbinin içinde onun yerine de hayatı yaşamak.  
Bu kızıl pembe akşam üzerinde aklıma düştü dedemve anneannem,  nurlar içinde yatsınlar. Kavuşmuşlardır umarım. 

Çevremiz ikii..Kozak..

 Her gün Çevre Günü olsa yetmez sanırım. Biz yine bildiğimizi okuruz. Belki dünyanın her yerinde böyledir, yaşadığı yerin kıymetini bilmiyordur kimsecikler. Usul usul yok etmeye meyillidir insanlar ,kendileri de gidici olduğundan, bizden sonra tufan, diyorlardır için için. Günü kurtarmak peşinde gün tüketiyorlardır.

İşte son Çevre yazım, yine eski bir yazım.  


Ağustos 2017

Ayvalık'a gelmeden  önce Kozak tabelası görürsünüz, oradan sapın hemen. Zeytin ağaçları ,meyve bahçeleri ile dolu tarlalar sonrasında, her yeri çam ağaçlarıyla kaplı kocaman bir coğrafya içine düşersiniz. Bu orman içinde çam ağaçlarının arasında devasa büyüklükte ,
sanki gökten atılmış gibi çam ağaçlarının arasına serpilmiş granit kayalar gözünüze çarpar.
Şaşırtır sizi bu granit kayalar .O kadar büyükleri var ki 'oraya nasıl gelmiş', dedirtir, düşündürür.
Bağyüzü köyü yakınlarında bir Atatürk sevdalısı Sühan Şen bu kayaların üzerine müthiş bir eser yaptırmış.
Bir Atatürk Anıtı.
Kocaman bir granit kayanın üzerine yapılmış dev bir heykel. Çam ağaçlarının ortasında ,yolun hemen kenarında muhteşem bir görüntü.


 



 Bu güzel eseri görmek idi niyetimiz. Kozak yaylasına neredeyse bir 13-14 yıl önce gitmiştik.Kozak yaylası sadece fıstık çamı ağaçlarıyla dolu ,üzüm bağları meşhur ,Bergama'ya yakın 19 köyü kaplayan koca bir yayla. Lakin daha ormana girer girmez sizi artık çam ağaçlarından önce, ormana ağaçlara yayılmış bir hastalık gibi görünen taş ocakları karşılıyor. İnanılmaz üzücü bir manzara.O koca granit taşlarını un ufak edip ,kaldırım taşı yapıp yurt dışına satıyorlarmış.Bu taş ocakları yüzünden fıstık çamı kalmamış.(Bir köy bakkalından aldığımız dolmalık fıstığın kilosu 140 tl ).Üzüm bağları ne derece dayanır ya da kaldı mı bilmiyorum.
Atatürk anıtının tam karşısına da bir taş ocağı açmışlar.
Anıtın etrafı neredeyse çer çöp dolu. Bakımsız. Sanki bir inat sezdim, o ocağın oracığa açılmasına.
granit taşlar ve o fıstık çamları  dolu orman başka memlekette olsa bu derece kıymetsiz mi olurdu acaba.
İçim parçalandı.
Tatilimde beni en çok yaralayan manzara, bu çam ağaçlarının arasına hunharca saplanmış bir bıçağı andıran taş ocakları oldu.

                                                      (Medyadan alıntı)

Böyle bir sorunu olan köylüler buna ne derece ses çıkarıyor bilmiyorum,artık bağı bahçeyi
bırakıp bu taş işçiliğine soyunurlar:(
Milletin efendisi olmak yerine , taş ocaklarının işçisi olurlar.


Neyse,yolunuz buralara düştüğünde Atatürk Anıtını mutlaka görün.
Yorulup dinlenmek isterseniz ,buz gibi soğuk şerbetler , sıcak çaylar içebileceğiniz bu köy
çaybahçesi(Köyüm Cafe) sizi buralarda ağırlayacak güzel mekanlardan biri.
Buranın  fotoğraflarıyla
kapatayım yazımı .
Güzellik hayatımızdan eksik olmasın, bize verilmiş en güzel hediye olan
doğayı yok etmeden, faydalanalım,
 dileklerimle...


Çevremiz..

 05 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla eski bir yazımı paylaşıyorum. Malum şu aralar Marmara denizindeki müsilaj (deniz salyası)  en önemli gündem maddemiz. Çevre felaketi. Çok şaşırtıcı, korkutucu ,belirsiz ,sıkıntılı,nasıl geçeceği, geçecek mi yoksa kalıcı bir hasar mı olduğu belli olmayan bir durum. Bu doğanın denizlerin bir isyanı belki. Sadece Marmara değil ki çevre sorunlarımız, ya diğer canım güzelliklerimiz ,kıymetini bilmeden hor gördüklerimiz. Onlar da isyan ediyor ama bir süre gündemde tutup sonrasında unutuyoruz.Muhteşem doğamızın kıymetini o kadar az biliyoruz ki, vatandaş olarak da sorumluluğumuz var yapılanı korumama konusunda; yönetim olarak da sorumluluğumuz var bozma konusunda:(  Marmara gözümüzün önünde can çekişirken , diğer güzellikler de yavaş yavaş insan eliyle acımasızca yok ediliyor.

Onlardan biri Salda Gölü. Benim fotoğrafladığım zamanlardan(çok değil sadece 3 yıl önce) çok çok farklı şimdi medyadaki resimleri.  

Cumhuriyet gazetesinden alıntı

Yazık..Keşke doğal kalsaydı.
İyi ki o güzelim bozulmamış halini görebilmiş, bol bol fotoğraf çekmişim.


SALDA GÖLÜ 29.Mayıs 2018

Yıllardır orada durup dururken, sosyal medyanın birdenbire popüler yaptığı gerçekten insanı başka bir gezegene mi düştüm, hissine kaptıran bir köşe;
 Salda Gölü,
ki toprak yapısı, Mars gezegenine  benzermiş,rivayet öyle.Bembeyaz, pudra gibi yumuşacık bir toprak göz alabildiğince uzanıyor.
 Salda gölünün etrafının tamamı ,bu yapıda değil.Lakin aşağıda gördüğünüz gibi diğer tarafları da şahane manzaralar sunuyor ziyaretçilerine.

 Toprağın bu bembeyaz görüntüsü içeriğindeki sodyum, magnezyum ve az miktarda kilden kaynaklı. Balçık bir yapısı var, çok yumuşak, ayaklarınızın gömülmesi ihtimaline karşı rehberimiz uyardı, lakin hava sıcaktı ve toprak kuruydu şansımıza ,batıp çıkmadan rahat gezdik.Salda gölünün turkuaz rengi, suyun temizliğinden ileri geliyor.Su o kadar temiz , o kadar parlak cam gibi ki hayran kalmamak elde değil.  Türkiye'nin en temiz, dünyanın da sayılı temiz göllerinden.


 Salda gölünün suyu yarı tuzlu , gölün etrafında plajlar var, suya girilebiliyor.
Fakat çok derin bir göl.185 m derinliği ölçülmüş. Salda gölünün de sularının çekilmekte olduğunu da ,üzülerek öğreniyoruz bu gezimizde.
Gölün etrafı karaçam ormanlarıyla çevrili. Salda gölünün kıyısında kurulu Yeşilova beldesi ünlü yazar Fakir Baykurt'un da doğduğu yer, memleketiymiş.
Salda gölü sosyal medya tarafından bu kadar meşhur edilip , popülerliği artınca ziyaretçileri çoğalmış, hatta bir kaç yıldır  Elektronik Müzik Festivali düzenlenir olmuş .Ufak kamping alanları kurulmuş. Birde olmazsa olmaz yerli ürün satışı yapan, çay demleyip, gözleme pişiren ahali gölün civarına konuşlanmış.Otopark kurulmuş, hemen bir çarşı pazar havası yaratılmış




QUO VADİS?

 
Okumak için  tereddütle seçtiğim bir kitaptı ''Quo Vadis? '' Öncelikle kitabın ismini oluşturan sorunun ne demek olduğunu inceledim. Quo Vadis?   Nereye Gidiyorsun?
demekmiş. Bir efsaneye göre, Hıristiyan Ermiş Peter, Roma'daki Neron'un zulmünden kaçarken yolda karşılaştığı İsa Peygambere ''Quo vadis,Domino?''(Nereye gidiyorsun Efendim?'') diye sorar .Bu sorunun cevabı sonrası da Peter  kaçmaktan vazgeçip, gerisin geriye Roma'ya döner. Bu  hikaye hem romana adının vermiş hem de romanın son sayfalarına ,gelişen olaylar içerisine yerleştirilmiş. Roman daha çok maneviyat ve hıristiyanlığın Roma'da ilk yaygınlaşmaya başladığı Neron dönemi ve tek tanrılı bir dini benimseyenler üzerindeki Neron'un gazabını, uğradıkları türlü işkenceleri anlatsa da kitabın en güçlü başka bir yönü içinde barındırdığı  aşk öyküsüdür. Ki bu aşk öyküsü ile harmanlanmış İmparator Neron dönemi Roma'sı, kitabı bir solukta, heyecanla okumama neden oldu.
 
Konusuna gelince;
Olaylar Roma İmparatorluğunun son dönemlerinde geçmekte. Göz kamaştıran bir zenginlik içerisindeki Neron ve Soylular ahlaksız, inançsız, duygusuz,günlük hayatın zevkleri içinde kaybolmuş bir hayatın içerisinde yaşamaktalar.  Neron dönemi şatafat, sanat, zenginlik, güzellik üzerine kurulu gibi görünse de aynı zamanda acımasız, kanlı, vahşi ,ahlak anlayışının,inancın olmadığı bir düzen. Herkes ölümün ucunda yaşıyor. Zariflik Hakemi soylu Petronyus Neron'un en yakınındaki kişilerden. Yeğeni Vinikyus  ile yaşadığı Roma'da, bir gün bir soylunun evindeki şölende ülkesinden rehin alınmış Ligya Kralının kızı Prenses Ligya ile tanışıyorlar. Genç Vinikyus Ligya'ya görür görmez aşık oluyor.  Ligya'yı elde edebilmek için, o zamanın kuralları gereği, türlü oyunlar çevirmesine rağmen bunu başaramıyor. Gözden kaçırdığı şey , o zamanlar çok tanrılı bir dönem yaşayan Roma'da tek tanrıya inanan bir inancın yavaş yavaş gizlice yayıldığı ve Vinikyus'un delicesine aşık olduğu güzel Ligya'nın da bu dine inancı kabul ettiği oluyor. Roma'da çılgın  Neron'un Roma'yı yaktırıp kül etmesi ve bu yangının Hıristiyanlar yüzünden çıktığına halkı inandırması ile yanıp yıkılmış Roma'da kanlı, vahşi akıl almaz bir katliam başlıyor. Soylu Vinikyus' da kavuşamadığı aşkı uğruna ,olduğundan bambaşka bir ruh haline bürünüp,  hıristiyanlığa  geçiyor, Ligya'yı bu katliamdan ,atıldığı karanlık zindanlardan kurtarabilmek için canını dişine takıyor. Olaylar çılgın İmparator Neron'un sonunun gelmesine kadar gidiyor.  Neron'un saradaki şölenleri, Roma  yangını, arenalardaki işkenceler öylesine canlı, kanlı adeta kalemle resmedilmiş ki kitapta , sanki görmüş kadar etkilenmenizi sağlamış yazar .(Bundan sonra antik tiyatroları gezerken içim bir ürperir kesin)
Romanda geçen karakterlerin bir özelliği de gerçek karakterler olması. Mesela İmparator Neron, dönemin yazarlarından Petronyus, soylu genç Vinikyus, komutan Tigellinus ve bunun gibi pek çok karakter tarihte yaşamış ve roman karakterleri olarak kitaba dahil edilmişler..
  
Henryk Sienkiewicz (1846-1916) Polonyalı yazar 1905 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış. Yazdığı tarihi romanlar içinde Leh tarihi ile ilgili olmayan tek roman ve en büyük eseri olan ''Quo Vadis?'' kitabını 1895 de yazmış.

Quo Vadis?
Türkçesi ;Nihal Yeğinobalı
Sayfa sayısı;408

Not;Nobel Edebiyat Ödülü almış yazarların okuduğum eserleri serisinde, en beğendiğim, en sürükleyici, en güzel hikayesi olanlarda ikinci sırayı aldı Quo Vadis?.
.

evden bu kadar olur..

Dün 19 Mayıstı .Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımızın 102. Yıldönümü kutlu olsun.Kısıtlamalı! da olsa Bayram kutlamaları vardı. Ama ben Bayram gibi hissetmedim. Etrafta da bayram kutlaniyormus gibi bir hava yoktu. Sadece açılmanın verdiği çoşkuyla sahillere, AVM'lere koşmuş kuru kalabalıklar vardı. Bir ara uzaktan hoparlörden bir ses işittim;
 'hah! dedim marş çalıyorlar galiba, arkadaki okul bahçesinden'. 
Meğer bizim son zamanlarda türeyen kuruyemiş satıcısıymış. Ne sattığı pek anlaşılmıyan mekanik  ,davudi bir erkek sesi bir şeyler satıyor yine.Genelde kuruyemiş, kuru kayısı, kuru incir vs..Mekanik sesli satıcısı olan beyaz minibüslü ''overlokçunuz geldi hanım'' cılara rakip oldu bir süredir.
Tam bu sırada Belediyenin marşlar çalan arabası ,baya yüksek sesle çaldığı marş ve şarkıları bangırtada bangırtada ne olduğunu anlamamıza fırsat tanımadan ,tren yolunun alt tarafındaki caddeden hızla geçti gitti. Tühh!  tek bayram kutlaması merasimini de kaçırdık. Tek derken,yanlış anlaşılmasın tabii ki Kurumlar sabah gidip Meydan'daki Atatürk Anıtına çelenk koymuş, İstiklal Marşımızı okumuş gereken merasim içinde kutlamalarını yapmışlardır. Bir iki gençlik etkinliği, araba, motorsiklet turları falan olmuştur. Ankara'dakiler çok şanslı Anıtkabir'e gidip, şükran, minnet,sevgi ,saygı duygularını sunmuşlardır. 
 Bilmiyorum, onun dışında sade vatandaşın evinde bayram hissedecek bir durum kalmadı gibi, umarım bana öyle geliyordur. Sosyal medyada bile artık fiks menü gibi her kutlama zamanı aynı şeyler dönüp duruyor. İnsanlar kendiliğinden bir şeyler yapma zahmetine bile girmeden geleni paylaşıyor, aynı kutlama postları kayıp duruyor ufacık ekranda.
Hele akşam ki ;Milletçe 19.19 'da İstiklal Marşı okunacak  haberi, sükutu hayal oldu. Fox Haber'de muhabir dışarıda anlatıyor;
'' 19.19 'da işte hep beraber marşımızı okuyacağız'', diye ,''evlerde bayraklar asıldı'',diyor, ''hareket başladı''. Diyor. Balkondaki Sevgili beye seslendim bende; ''İstiklal Marşı okuyacakmışız 19.19 'da.''Geri seslendi bana; 
''Saat 19.23 kaçırmışız hayatım! ''
Muhabir kız hala çırpınıyor ''başlayacak'' diye. Sonra artık stüdyoda başka habere geçildi ki tam o sırada CB İstiklal Marşını rötarlı da olsa başlattı. Etrafta hızla akan trafik ve martı seslerinden başka bir şey duyulmazken, hayat hızla akarken evde İstiklal Marşımız söylendi, 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı  çoşkuyla kutlandı. 


Ağaç Ev Sohbetleri 91

 Uzun zamandır katılmadığım Ağaç Ev Sohbetlerinin 91. haftasının konusu sevgili Sade ve Derin 'den  gelmiş.


''Bizler için ,ülke ve dünya gündemini yakından izlemek mi, uzaktan izlemek mi, hiç izlememek mi daha faydalı veya iyi? 

Şöyle ki dünya gündeminden belki uzak yaşayabiliriz, ama ülke sorunlarından uzak yaşamamız mümkün olmaz. Sorunsuz bir ülke olduğumuzu söyleyecek bir kişi yoktur sanırım. Malın mülkün olması/olmaması, okumuş, kültürlü ya da kör cahil, kadın/erkek/çocuk bir tekimiz, hatta ülkenin ''tabiatı''  bile sorunsuz bir hayat süremiyor ,kesiyorlar, kazıyorlar yok ediyorlar doğayı da ülkemizde. 

Burada gündem ile sorunu karıştırdığımı sanmayın. Gündem deyince kendi ülkemde iyi bir şey gelmiyor aklıma.Sorunlu olaylar geliyor,çözülemeyen, kısır döngü içinde, hep tekerrür eden olaylar. Ne siyasette, ne spor da ne sanatta iyi bir gündem maddesi oluyor da ben mi göremiyorum, bilmiyorum. Gündeme güzel işler ,başarılı insanlar, çalışmalar, güldürecek  neşeli olaylar çıkmıyor/çıkartılmıyor belki de ,kim bilir? 

İnsanları böyle böyle gündemden soğutuyor olabilirler. Ne başımı ağrıtıcam, oturur kendi işime bakarım..dedirtmeye çalışıyor olabilirler. Biraz eleştirel olunca, hain ilan edilen bir ülke haline geldik. Sadece siyasette değil, kimsecikler muhalefet edilmesine, eleştirilmesine tahammül edemiyor. Herkes en iyisini bilir halde. Eskiden de hemen her şey aynıydı bence, sadece daha saklı gizli yada nezaket süsü ile süslü, saygı çerçeveli idi. Şimdi yaldızlar dökülmüş, herşeyler saçılmış, insanlar da bunu normalleştirmiş. Yaş itibari ile kıyas yapınca açık seçik görünüyor bu. 

Öyle bir zamandayız ki durumu gayet iyi olanlar, durumu bozuk olanların hakkını daha çok savunur halde. Bir taraf ;kuru ekmekle karnım tok ,sırtım pek demekten hoşnut olduğu sürece , diğer taraf ne derse desin bir şey değişmez. Var olan tarafların çizgisinin keskinleştiği de doğrudur tabii ki. Taban gündemi takip edecek. Gündemi takip ederse ,sorunları görecek, gerçekleri bilecek, soru soracak, neden  demesini öğrenecek, niyesini nasılını bilmek isteyecek  ki gündemi takip etmek sandık başında da faydalı bir hale dönüşsün.  

Siyasi , sosyal gündemin sıkı takipçisiyimdir, dünya gündemini de az çok izlerim. Magazini de kaçırmamaya çalışırım, yazarları takip ederim. Faydalı mı  ,iyi mi? Bazen aşırı sinir bozucu, tansiyon yükseltici, şeker çıkarıcı ama izlemekte hepimiz için fayda var. Herşeyi bilemeyebiliriz lakin haberimiz olmalı. Çocuklarıma da aşılamaya çalıştım, küçükken arabayla okula biraktığım zamanlarda arabaya biner binmez haber kanallarını açardım. Okul yolu boyunca dinlerdik.  Çocuklara  uyku öncesi  kitap okuma yanı sıra gündem takip etme alışkanlığı da kazandırılmalı belki kim bilir? 

Karışık oldu galiba ama cevabımı sadeleştireyim;

Gündemi takip etmek faydalıdır, iyidir, küçük dünyalarımızı sıkışıklıktan kurtarır, kocaman yapar, gözümüzün önüne bambaşka dünyalar açar. 

 

Pazar günü şampiyonu..

  

Bayram geldiği gibi, geçti gitti. Bugün pazar.Her zamanki günlük rutin devam ediyor. Whatsapp da buna benzer bir günlük tur programı yazmışlardı, gruplar arası dolaşıyordu, komik paylaşımlarda,bizim evdeki de ona benzer;

-Sabah kalkış, site bahçesinde yürüyüş.

-Kahvaltı hazırlıkları için eve dönüş..

-Kahvaltı sonrası mutfağın toparlanıp, akşam yemeği için çalışmalar.

-Kuşluk vakti bir Türk kahvesi molası, Bayram olduğu için*** farklı olarak*** yanında yenilen çikolata, tatlı.

-Aile, arkadaş telefon trafiği,

-***Farklı olarak*** Kızımla muhabbet, gıybet dakikaları.. Bayramın yegane güzel yanı kızımın gelmesi oldu, hastalıktan sonra onu öyle merak ediyordum ki, doya doya hasret giderdik aylar sonra, çok şükür.

- Öğlen şöyle biraz aparatif ,atıştırma sonrası şekerlemeye yatanlar olduğundan örgü, kitap ,blog üçlemesinden herhangi biri.Birini diğerine yeğ saymadığımdan gönlümün çektiği hangisiyse artık.

-Akşam üzeri ,olmazsa olmaz çay saati.

- Sonrası diziler, youtube falan..

-Akşam yemeği, sonrası mutfak toparlamaca, TV saati..

-Kapanış..

***

Maçlarla ,sporla arayı iyice soğuttu sevgili bey. Ben de uzaktan sadece Galatasaray ne durumda diye takip ediyorum. Bir zamanlar sıkı takip ederdik, kendisi Fenerbahçe'li ben koyu Galatasaray'lı ,güzel nispetlerimiz olurdu. Lakin herşeyde olduğu gibi sporda da tadı kaçırdılar. Biz de öylesine uzaktan izler olduk. Ama dün akşam baya bekledim şampiyonluk bize ha geldi,ha gelecek diye, son dakikaya kadar  ''bir gol daha,tamam'' modundaydık. 'Dık' diyorum çünkü FB şansını kaybedince sevgili bey de beni destekledi. Ama kısmet, Beşiktaş şampiyon oldu.

Tebrik ederiz Şampiyon Beşiktaşlıları...

***

Yarın17 Mayıs 2021 ve tam kapanma sürecinin sonuna gelmiş bulunuyoruz.İçişleri Bakanlığı bir genelge yayınlayarak 01.Haziran 2021 tarihine kadar Kademeli Normalleşme tedbirleri uygulanacağını belirtmiş.  En azından kafalardaki ''yarın ne yapacağız?'' sorusunu yanıtlamışlar. Hayırlısı artık..

Bayram Geldi Hoş Geldi..


 Biliyorsunuz ülkece kutladığımız Milli ve Dini bayramlarımız vardır. Dini Bayramlarımızdan ilki Ramazan Bayramı, diğeri Kurban Bayramıdır. Ramazan ayı boyunca tutulması farz olan oruçların bittiği gün,  Hicri takvimin 10. ayı olan Şevval'in 1.gününden 3. günü sonuna kadar Ramazan bayramı kutlanır. Hicri takvim ay takvimidir, güneş takvimi olan Miladi takvimden  kısa olduğundan, her yıl Ramazan bayramı,10-11 gün kadar erken kutlanır.

Kutlamalar sabah kılınan bayram namazı ile başlar. Sonrasında evlerde kahvaltılar, büyükleri ziyaretler, bayram ziyaretleri ile devam eden gelenekler vardır/dı. Bu bayramlar ,özellikle çocuklara ayrıca verilen değeri gösterircesine onlar için hazırlanan yeni giysiler ,verilen harçlıklar, ikram edilen şekerler ,tatlılarla daha bir sevinçlidir.

Kimi Ramazan Bayramı der, kimi Şeker Bayramı. Bu, zaman boyunca siyasi tartışma zeminleri içinde oynanan bir oyun gibidir. Ramazan kelime olarak Arapça ''Kuru sıcak'' anlamındadır. Muhtemelen sıcak zamanlarda başladığı için oruç ibadeti ,bayrama da sıcaklar adını vermiştir. Osmanlı'da ise oruç tutamayacak durumda olanların verdiği fitre olarak bilinen şükür sadakasındaki şükür zamanla şeker olmuş! ya da Ramazan sonrası bayramda ikram edilen şekerlemeler nedeniyle, bu bayram  Şeker Bayramı ismini almış ,diye yazanlar vardır. Siz hangisini tercih ederseniz artık.

 Şimdi gelelim ramazan bayramının olmazsa olmazı tatlı tarifine ki bayramın adına uygun bu tatlı tarifi ile olayın tadını da bağlamak istiyorum;

Şekerpare;

*1/2 paket (125gr) tereyağ

*1 yumurta

*2 çorba kaşığı irmik

*1 çorba kaşığı hindistan cevizi

*1/2 su bardağı pudra şekeri

*2 su bardağı un

*Yarımşar paket vanilya,kabartma tozu

Şerbeti için; 2 su bardağı toz şeker, 2 su bardağı su, bir kaç damla limon.

Un hariç diğer malzemeler, oda sıcaklığındaki tereyağ ile karıştırılıp, sonra un kontrollü olarak ilave edilir. Hamurdan parçalar koparılıp ,yuvarlanır, ortalarına fındık tanesi yerleştirilir. 180 derece ısıdaki fırında kızarana kadar pişirilir. Fırından alınınca ilk sıcağı geçince (3-4 dakika sonra) daha önce kaynatılıp ılınmış şerbeti verilir. Üzerine başka bir tepsi kapatılıp şerbeti çekmesi sağlanır.Ölçüleri iki katına çıkarabilirsiniz,ben gelen giden yok bu bayram diye yarım ölçü tarifi verdim.



Pandemi koşullarında geçirilen bu ikinci ramazan bayramı. Evlerdeyiz. İyiyiz. Herşeyin daha iyiye gideceği umudunu yüreğimizden eksiltmeden güzel bir bayram günü geçirmenizi , gönülden diliyorum.

Bayramınız kutlu olsun.

Buraya bir nostalji bıraktım.MUTLAKA TIK TIK TIK  

hatırlayanlar var mı burada görelim:)



stres dışarı, mutluluk içeri..

 Biz duruyoruz yerimizde ama ev bile sıkıldı bizden, orasında burasında arıza çıkartıp duruyor. Hayır çıkartsın çıkartmasına da ,tamirat yapacak ustalar çıkamıyor. Yasakmış onlara, tesisatınızda bir bozukluk olursa yandınız;

-''Bayram sonrası başlarız abi'' .. ye varıyor sonuç

Derin derin soluk alıp veriyoruz.  Şuraya yazıp yazıp sildiklerimi bilseniz. 

Kurallara karşı değilim, hatta kuralcı bir insanım diyebilirim kendim için. Sadece; delinen, istisnası bol olan, denetimi zaten olmayan ,kuralı koyan baştakilere hiç uygulanmayan kurallara, karşıyım.


Moral düzeltecek yiyeceklerden; en güzel çikolatalı tatlılardan, profiterol:) Beynimizdeki serotonin seviyesini artırarak, beyni rahatlatır, mutluluk verir, endorfin ,dopamin hangisi ise artık mutluluk hormonlarının salgılanmasına vesile olurmuş. 

Canım evladım, Anneler Günü nedeniyle bana en sevdiğim tatlıyı göndermiş. Çiçeği yiyemezdim ama tatlıyı afiyetle , güzelce yedim. Yanında hissettiğim mutluluk hissi de cabası oldu.
Salon tül ve perdelerini yıkamayla geçen günüme, ayrı bir enerji kattığını da söylemeden geçemeyeceğim. Stres hormonundan eser kalmadı..

Marakeş'te Sesler

Bu ay okuduğum roman, bir gezi ve deneme kitabı. Elıas Canettı'ye ait. Yine ilk kez okuduğum bir yazar kendisi.
Elıas Cannettı (1905-1994) eserlerini genelde Almanca dilini kullanarak yazmış, Bulgaristan doğumlu Bulgar, İsviçre ve Britanya vatandaşı olarak yaşamış. Ömrünün çoğunu İngiltere'de ,son 20 yılını Zürih'te geçirmiş. Geniş bakış açısı, düşüncelerinin zenginliği ,sanatsal ifadelerinin güçlü oluşu ile kazandığı Nobel Edebiyat Ödülünün (1981) yanı sıra, bu ödül başta olmak üzere 10'dan fazla başkaca ödüller kazanmış.
''Marakeş'te Sesler'' başlangıçta bir gezi yazısı. Yazar kendi gözünden bir ziyaret sırasında Marakeş'te gördüklerini kaleme almış. Yazdığı görüntüler develerden, eşeklere, oradan yankesicilere, dilencilere uzanıyor. Kısa kısa yazılarla anlattığı izlenimlerin okuyucuyu etkilememesi mümkün değil. Mesela kalabalıkların ortasında yatan bir dilenciyi anlattığı sahne ,birebir canlandı gözümde,en etkilendiklerimden. Marakeş'in dükkanları, satıcılar,çarşıları,meydanı, tesadüfen tanıştığı Fas'lı insanların hal ve hareketleri ,gelenekleri bir yabancı gözüyle net bir anlatımla yazılmış. 
Kitabın ilk bölümü(en güzel bölümü) bu şekilde Marakeş'ten manzaralarla geçerken, daha sonraki bölümde 1942-1972 yılları arasındaki yıllarda, Elıas Cannetı'ye ait özdeyişler ve notlar* yeralıyor. Son kısa  bölümde de Elias Cannetı, hayatından kısa anılara yer vermiş, kitap böylelikle sona ermiş.  
*''Bu yazılar Canetti'nin,  Fıscher Yayınevi'nden çıkan 
''Die Provınz desMenschen:Aufzeichnungen'' adlı kitaptan seçilerek çevrilmiştir(Ç.N.)

Marakeş'te Sesler kitabının;
Türkçesi: Kamuran Şipal
Sayfa Sayısı; 252

papatya falı ..

 

Sanmayın ki günler ard arda, birbirinin aynı geçiyor. Asla değil. Bulutlar nasıl hergün başka şekile giriyorsa ,bizler de her gün başka bir haleti ruhiyeye bürünüyoruz. Bazen neşeli, umutlu, bazen kara bulutlu. Bazen çiçekli böcekli, bazen suyu çekilmiş bir çınar ağacı.

rahat, hazırol..

 

çiçek elması
çiçek elması ağaçları

Dünden aklımda kalanlar ne derseniz? 

İstanbul Belediye Başkanı ,bir türbe ziyaretinde ellerini arkadan bağlayıp yürüdüğü için ,Savcılık kendisine soruşturma başlatmış!! Fatih Sultan Mehmet'ın türbesi imiş. Bu şekilde eller arkada yürümek türbeye saygısızlıkmış. Belediye Başkanı, öncelikle buranın aslında Fatih Sultan Mehmet'in türbesi değil Gülbahar Hatun'un türbesi önü olduğunu belirterek,  kendisini savunan ifadesini  müfettişlere vermiş.

Ne kadar tuhaf değil mi? Şöyle bir süre caddeden gelip geçenleri izleseniz mutlaka elleri arkasına bağlı yürüyen birilerine rastlarsınız. Gençlerde değil ama özellikle belli yaşın üzerindeki insanlarda vardır böyle bir yürüme şekli. Böyle yürümenin saygısızlığı ifade ettiğini hangi aklı evvel düşündü, bilemiyorum, ben kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Hani bize küçükken 'büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atılmaz' falan diye söylenirlerdi de ellerini arkadan bağlı yürüme ,hele türbede hiç yürüme, türbeye saygısızlıktır, dememişlerdi. Enteresan bir suçlama. 

****

Bir ikinci olay daha var; artık mayıs ayının 17 sine kadar marketten öyle ihtiyacınız olan herşeyi alamayacaksınız. Bazı ihtiyaç maddelerinin, tıpkı alkolde olduğu gibi,zincir marketlerden alım satımı yasak. Sadece temel ihtiyaçlar alınabilecek, yasak yani. 17 sine kadar. Maksat ,marketler kalabalık olmasın.

****

Ben de zaten dün marketten sadece biraz sebze aldım. Nihayet taze patates gelmiş. Sağlam patatese hasret kaldık, hepsi neredeyse filizlenmek üzere, yamru yumru, çamur içinde patateslerdi haftalardır. Neyse taze patateslerde öyle bir sorun yok yalnız o çamurlu halleri devam. Hiç sevmediğim şey çamur içinde satılan patatesler. Köyde patates çıkartmışlığım vardır, toprak altından çıkar.Ama böyle çamurlu çamurlu satılması da nahoş doğrusu. Marketten çıktıktan sonra köşede el arabasında bir adam taze fasulye, domates, erik, bezelye satıyordu. Mevsimin ilk taze fasulyesini de ondan aldım. Kilosu 10 TL.  Taze fasulye için erken ama küçük esnafa destek olmak lazım. Erik 20.-TL idi ama daha ufacık, yenmez.

-''Hep burdayım abla '',dedi.''Güneş çok çıkarsa şu viyadüğün altına geçiyorum.''

Bol kazançlar , deyip eve döndük..

biraz eğlenelim dedik akşam..








Hazır gazino eğlencesi salonumuza gelmiş.Üstelik dinlemekten keyif aldığım Neşet Ertaş türküleri ile güzel zaman geçti. Ben de Handan(Bir) blog gibi şarkıları resimlere yerleştirebildim,umarım:)

Dört Duvar Arasında Kalanlarda dün..


 Bilemiyorum, aylar bana mı çabuk geçiyor. İnsandan insana farklı geçermiş zaman.Her yaşta dahi yaşadığımız zamanlar farklı imiş. Küçükken öğle uykusuna yatırırdı annem.Ne uzun gelirdi ,arkadaştan, oyundan, sokaklardan uzak geçirdiğimiz o bir iki saat. Geçmek bilmezdi. Oysa şimdi zaman su gibi akıp gidiyor, hem de akarsu gibi, hızlıca. Nisan derken, Bugün 1 mayıs. Kapanmanın ikinci günü. Yoksa tatilin mi demeli. Başımın üzerinde bir dam olsun, dört duvar bir evim olsun, hayalindeki insanlar şimdi o dört duvara bakamayız biz , açık hava lazım, dışarılarda olmak lazım, bahçe ile uğraşmak lazım falan diyerek kendilerini yollara attılar. Pazartesiden sonra perşembeye kadar olan pandemi göçü nihayete erdi.Sokaklar sakin, en azından bizim buralarda o telaşe geçti, olabildiğince sessizlik var, tabi ana cadde üzerindeki olabildiğince sessizlikten bahsediyorum.  Dört duvardan korkan herkes, şu an gökyüzünü seyrediyordur, umarım.  

**** 

Ben Fatma'yı seyrediyorum. Bu aralar Burcu Biricik pek popüler, şöhretinin zirvesinde, diziden diziye koşuyor. Fatma adlı dizide çocuğunu kaybetmiş, hapisten çıkan kocası kayıplara karışmış bir kadının, intikamı anlatılıyor. Hayattan ve erkeklerden alınan intikam. Bu intikam ,klişe haline gelmeye başlayan çocukluktan gelen travmalar, sonucu seri katile dönüşmeye kadar varıyor. Altı bölümlük dizi 3. sayfa haberlerinde anlatılan görmezden gelinen pek çok haberi anlatıyor gibi. Final sürpriz, etkileyici, akla gelmeyen ve acıklı.


Balkonumuzu oturuma açtık artık, birden gelen sıcaklar hemencecik ısıttı ortalığı. Şimdi evin içi ,dışardan daha serin. İstanbul bazen böyledir. Pat diye yaz gelir, pat diye kış gelir. Havasına güven olmaz yani..Balkondaki tek çiçeğim hibiskusun her yaprağını, her dalını her gün inceliyorum, goncası var mı? diye. Geçen yaz hiç açmadı, bu sene umarım çiçek verir. Yerini değiştirdim. Yanlış anlaşılmasın salon salomanje değil balkon, ama küçük de sayılmaz. Yer değiştirme köşeler arasında oldu, bu köşeden ,karşı köşeye. Bakalım bu köşede eskisi gibi açacak mı? 



 Çiçeğin eski halini görünce aklıma İbrahim Tatlıses'in şarkısı geldi; ''O eski halimden eser yok şimdi'' Devamı da bizim için ''..Yalnızım dostlarım yalnızım yalnız..''

😊

cuma yazmıştım.

 Kapısındaki uzun kuyruk nedeniyle alışverişi başaramadığım mahalle bakkalına dün sabah uğradım. Kapanmanın ilk günü sabahıydı. Dünün yorgunluğunu üzerinden atmış bakkalımız her zamanki güleryüzü ile karşıladı. Dünkü yoğunluğun şaşkınlığını atamamıştı. Oysa zincir market olmadıkları için pazar günü dahil ,açıktılar kapanma süreci boyunca. Alacağımı alıp , eczaneye uğramak için oradan çıktım. Eczaneye kadar yol boyu dükkanların biri açık biri kapalı. Dönerci açmış, fotoğrafçı kapalı, eczane açmış, elektrikçi kapalı, kuruyemişçi açık, kuaför kapalı, petshop açık, yanındaki ufak butik kapalı.. Eczaneden ilacımı alıp, eve döndüm. Site girişinde kuryenin yukarı çıkartmadığı kargomu da güvenlikten alıp, elim kolum dolu yukarı çıktım. Bu kuryelerin de kimi kapıya teslim ediyor kimi girişte bırakıyor. Sitem yok,işleri zor , onlara sadece kolaylıklar dileyebilirim. 

Niyetimle inatlaşmazsam ,bu 17 gün boyunca,yayınlamasam da yazmak istiyorum. Günün sabah saatleri boş geçmez böylece.

 Biz sevgili bey ile zaten epeydir karantina koşularındayız. Bir takım kronik rahatsızlıklar bizi çekingen yaşamaya zorluyor. Can tatlı, dikkat etmezsen ne olacağı belli olmaz. Olacak olan yine olur da , biz tedbiri elden bırakmamaya çalışıyoruz. Nereye kadar? Bilmem. Bakalım artık.

günbatımı

 

Çil Yavrusu

 

Bir deyim vardır; ''Çil yavrusu gibi dağılmak''. Çil, sülüngiller familyasından gelen bir keklik türü. Kınalı Keklik gibi Çil Keklik de bir kuş türü yani. Bu Çil Keklikler bir seferde en fazla yumurta yapan kuşlardanmış ve yavrular yumurtayı çatlatıp çıkınca, kalabalığı görüp ,'hepsi ile ben mi uğraşıcam' diyen ana Çil , hiç birine pas  vermeyince,  'biz nereye geldik böyle' diyen çil yavruları sağa sola kaçışıp dururlarmış. Korkarlarmış, burada kalınca başlarına ne gelecek, bilmezlermiş!. Lakin kaçıştıkları yer neresi ,onu da bilmezlermiş?

İşte insanların da bir olay sonucu, korku, endişe, bilinmezlik ile bulundukları yeri aniden terkettikleri zamanlar için, ''çil yavrusu gibi dağılmak'' deyimi kullanılmaya başlanmış. İlk nerede, ne için kullanılmış? Bilemem ama en son 29 Nisan pandemi göçü ile ilgili olarak kullanılabilir.

Herkes çil yavrusu gibi memleketine, memleketi olmayanlar yazlığına, dağa, deniz kenarına dağıldı. 

Ya da biz öyle sanmışız.

Çünkü İstanbul yine kalabalık, hep kalabalık..

Konu Neydi?

Kapanma öncesi son pazarteside gidip ikinci aşımızı olduk. Aynı hastanede olmayı tercih ettik ama bu sefer 2. kata almışlar aşı odalarını , tabii ki asansöre binme cesareti göstermeyip, merdivenle tık nefes iki kat çıktık. Ne kadar da hamlaşmışız.Aşımızı yine aynı hemşire kız yaptı. İlk aşıdaki ilgi alaka azalmış normal olarak. Bizden başka iki kişi daha vardı, kalabalıkda  azalmış. Malum Çin aşıları gönder/gönderemiyormuş.Ama hazirandan sonra aşı bollaşacakmış. İnşallah. Bu sefer aşı sonrası onbeş dakika beklemedik. Tabi aşı olduk diye de güvenmemek lazımmış ,Hıncal Uluç aşılı olduğu halde kapmış  kovidi , ama hafif geçiriyormuş. 


29 nisan perşembe gününden sonra tam kapanma mı? Tam kısıtlama mı? İstisnası bol kapanma mı? Bir türlü tam kapanamama mı? Boş boş gezme, çıkacaksan alışveriş yap, namaza git o kadar, kısıtlaması mı? Seyahat yasak,ama uçakla bir yere gideceksen uçaklar ful dolu çalışacak, paran az otobüsle gidicem dersen, maalesef otobüsler yarım yolcu kapasiteli? Bilet bulabilirsen gidersin.İzin almak şartı ile tabii. Oteller de açık ama önceden yapılmış rezervasyon istisna kapsamında sayılmıyor!.Bu arada yasakların başlayacağı güne kadar zaten İstanbul'dan kaçan kaçana.
 Şöyle ilanlar var⤴ Sanırsın bayram tatili 17 güne çıktı ki öyle varsayılmış, herkes yazlığa, memlekete vs. gidiyor. Oteller 17 günlük ilanlar veriyor.Ramazan ikiye bölündü, 15 gün İstanbul'da geçirilecek 15 gün yazlıklarda, memlekette, otellerde. Nedir bu? Bilen var mı? 
Semt pazarları da kapanacakmış . Bunun iyi bir tedbir olduğunu düşünüyorum, Artık iki hafta idare edilir, bir şekilde.Dönüşte mutlaka fiyatlara yansıyacaktır bu kapatılış, neyse ki emeklilere ikramiye var ,hem de 1100.-TL .. Yani benim umurumda değil o nedenle. 

Sarı  hastalık rengidir ,diye bir safsata vardı .Oysa güneşin parlaklığını hatırlatan sarı, insanın içini açar. Laleye çok yakışır, ismine yapılan şarkıyı mırıldandırır. Bu da kapanmadan önceki son uzak park gezimizden hatıra kalsın. Artık site bahçesinde turlamak gerekecek. Tabi yönetici laf etmezse..Yöneticilere de site içinde dolaşanları ,özellikle çocuk ve gençleri , uyarma görevi verilmiş. Tıpkı Bizimkiler dizisinin meşhur karakterlerinden Sabri bey'in herşeye karışması gibi.

(Ünlü Oyuncu,yazar,yönetmen Mehmet Akan'ı(1939-2006) rahmetle anıyorum) 

Bugün sarı laleler, çiçekler falan yazacakken, Meryem'in dediği gibi'' eviriyom çeviriyom lafı yine oraya getiriyom'' Başka konu yokmuş gibi..




Silahlara Veda


 Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarlardan,Amerikalı yazar Ernest Hemingway'in ''Silahlara Veda'' isimli romanı 1929 yılında yayınlanmış, ünlü bir eser. 

Ernest Miller Hemingway (1899-1961) Amerikalı yazar, gazeteci. 1954 yılında kendisine verilen Nobel Edebiyat ödülünün dışında, 1953 yılında da ''Yaşlı Adam ve Deniz'' isimli eseri ile Pulıtzer Ödülü  kazanmış. Pek çok eseri  başyapıt niteliğinde kabul edilen Amerikalı usta  yazar, yazılarında kullandığı sade anlatımıyla, edebiyatta yeni bir yol açmış.

Ernest Hemingway'in akla gelen ilk eserlerinden olan ''Silahlara Veda'' kitabının kısaca konusu şöyle;

Amerikalı Henry,  İtalyan ordusunda ambulans ve araç komutanı olarak görevli bir teğmen. Arkadaşı Rinaldi aracılığıyla tanıştığı İngiliz hemşire Catherine ile aralarında duygusal bir bağ oluşuyor. Kanlı savaş ortasında iki genç aşık oluyorlar. Henry savaşta yaralanıyor , Milano'daki hastaneye kaldırılıyor. Burada kaldığı uzun tedavi sürecinde, şans eseri orada görevlendirilen sevgilisi ile aşkları ilerliyor. Henry aylar sonra cepheye ,geride hamile bir sevgili bırakarak dönüyor. Cepheye döndüğünde tekrar savaşın berbat yüzü ve çekilen bir ordu ile karşılaşan Henry çareyi savaştan kaçıp, sevgilisinin yanına sığınmakta buluyor. Asker kaçağı durumundaki Henry ile Catherina ,bebeğin sağlıklı ,rahat bir ortamda doğması  ve özgür yaşamak için İsviçre'ye kaçıyorlar. Orada geçirdikleri güzel aylardan sonra ise birbirini çok seven iki aşığı, maalesef acı bir son bekliyor.                                                                                                       Kitabın Türkçesi;    Ender Gürol                                                                                   Kitabın sayfa sayısı;282

***

Ernest Hemingway, bu kitabı kendi hayatının bir döneminden, ilk oğlunun zor doğumundan esinlenerek yazmış. Kendisi de İtalyan ordusunda ambulans şoförü olarak bulunmuş, savaşta da romandaki gibi bir hemşireye aşık olmuş, lakin terkedilmiş, kavuşamamış..

***

''Silahlara Veda'' isimli bu eser,1957 yılında başrollerini bir zamanların en ünlü artistleri olan Rock Hudson ve Jennifer Jones oyunculuğu ile yönetmen Charles Vidon tarafından filme uyarlanmıştır.Pek çok filme esin kaynağı olmuş.

***

1922 yılında Türkiye'ye, İstanbul'a gelip bir yıl savaş muhabirliği yapmış olan yazar ,pek çok başka ülkede de  bulunmuş, çalışmış. Yaşadığı ülkeler, eserlerine çoğu zaman ilham kaynağı olmuş. 4 kez evlenmiş, Küba'da uzun yıllar yaşamış, bir uçak kazasından yaralı kurtulmuş, hayatı oldukça çalkantılı dönemlerle geçmiş. Ünlü yazar Ernest Hemingway ,en son,1961 yılında trajik bir şekilde ,ruhsal durumu ile ilgili tedavi gördüğü bir dönemin ardından, hayata kendi isteği ile veda etmiş..

Camdaki Kız

 


Kış ayları geldiğinde ,benim de akşamları yerli dizi seyretme zamanlarım gelir.   Oyuncuları, bana göre, kaliteli,sevdiğim ve iyi oyuncularsa dizi izlemek keyiflidir. Konu önemlidir, tekrar edilmiş konuları sevmem, farklı bir konuya değinmişse severek izlerim. Ama son zamanlardaki dizileri ve konuları görünce seyrederken koltuğa yapışıp kalıyorum, gözlerim fal taşı gibi açılıyor, şaşkın , aman allahım!, bu nedir ya hu! nidaları ile sevgili bey ile bakışıp kalıyoruz. Mecburen benimle birlikte seyretmek zorunda kalan sevgili bey ;                                                             -''ya  niye seyrettiriyorsun bana böyle şeyleri'' moduna girip  yerini değiştiriyor, tebdili mekanda ferahlık vardır ,sözüne güvenip, gidip bilgisayarının başına geçiyor ama kulağı dizide kalıyor:) Bir kaç dizi böyle, özellikle kendisi bir psikiyatr olan ancak son zamanlarda hastalarının hayatlarından esinlendiği romanları ve onların dizilere çevrilmesi ile tanınan G.Budayıcıoğlu'nun kitaplarından uyarlanan diziler başı çekiyor. Mesela Masumlar Apartmanı'nı de tek tek yıkadığı taze fasulyelerden sonra seyretmeyi bırakmış, burnuma durduk yere çamaşır suyu kokusu gelmeye başlamıştı. Kırmızı Oda'ya da 3-4 bölüm dayanabildim. Bu sefer onlar yetmemiş gibi; psikiyatrist,yazar G.Budayıcıoğlu'nun kitaplarından uyarlanan, başka bir dizi, seyirciyi yine hayretlere gark etti;

Camdaki Kız..

Nalan okumuşsun, mimar olmuşsun, çok modern, şık bir plazanın yüksek katlarından birinde çocukluk arkadaşınla birlikte çalıştığın ,mis gibi bir ofisin var. Altında son model lüks cip, boğazın en nadide yalılarından birinde ,pamuk gibi bir emekli vali baban var. Senin ne işin olur sabah giydirilip akşam çıkarılan , sıktıkça sıkılan o bekaret korsesiyle kızım. Feride o ipleri her sıktığında vallahi bizim içimiz daraldı, nefessiz kaldık. Korse yüzünden su içememek, tuvalete gidememek, 53 kiloyu geçmeyeceğim, diye aç bilaç gezmek?! Hiç mi, heeyt n'oluyor ,demiyorsun. Kazık kadar olmuşsun. Nedir yahu akşam yemeğe çıktın diye ,o saçı başı yolunasıca Feride'nin götürdüğü jinekologa muayene olmayı kabul etmek?Nedir o kendi kendine yıkanamamak da atlar gibi başkasının tımarladığı bedenine ,donunu bile başkasının giydirmesi.. Töbe töbee. Koskoca yalının o gizemli hamamı ,zaten korku filmi sahnesi gibi. 

Sedat ,ya sana ne demeli? Sizin aile hepten şaka gibi. Eski püskü, karanlık bir köşk, peynirler 25 gr ,zeytinler sayılı veriliyor. Çöpten evdekilerin ne yiyip ne içtikleri araştırılıyor, evde bir garip dedektif uşak dolanıyor,lakin korumalar, lüks araçlarla gidilen işyeri maşallah köşkün tam aksi. Yani Sedat, baban başkasıyla evli diye 2 çocuğu var ,diye istemiyor Cana'yı da, kadının bir de eli kırbaçlı olduğunu bilse, ne eder, bilemedim. 

Neler neler daha. Hele Feride'nin lise çağındaki Nalan'ı ,korseyi çıkarıp beden dersine girdi diye ,saçından sürükleyip , arabanın içinde perişan edene kadar dövdüğü sahne vardı ya, ay ay ayy. Bu nasıl çocuğa/kadına şiddet sahnesidir, ya hu!

Kitabını da okudum Camdaki Kız'ın, ama böyle hatırlamıyorum. Bu kitap sanırım ''Doğdugun Ev Kaderindir'' dizisine de ilham olmuş. Onu izlemedim. Bu dizi başka alemlerde. Ahlak sınırlarımız nerede ,başlıyor nerede bitiyor, belli değil. Karışmış gibi geldi. İçen birisine  denilen;''afiyet olsun'' ''şerefe'' ' laflarını, garsonun getirip verdiği''Buyrun şarap menüsü'' laflarını bipleyen,  dizi isimlerin beğenmeyip değiştiren, öpüşme sahnelerini olay haline getiren , ayıp karşılayan, dekolteli kıyafetlere ayrı hassasiyeti olan sansür kurulu, bu diziyi atladı herhalde..

Bazı şeylere parmak basacağız, yok mu böyle olaylar, yaşanılmışlıklar ,ana baba elinde paçavraya çevrilmiş çocuklar, tabii ki vardır. Pembe bir dünyada yaşamıyoruz. Adil değil hayat, herkese eşit de değil. Ama tüm olumsuz değerleri, kişileri, yaşanmışlıkları bir dizide biriktirmek, seyrettirmek de bir daraltıyor, ya hu!Üç bölüm seyrettim ama başka da izler miyim? Bilemedim.

kaç bahar geçecek.


Bu sabah ,epeydir yazmadığım blog yazısını yazmak için klavyenin başına geçtim.  Geçecek bu durumlar ,normalleşecek, rahatlayacağız hissiyatımı, içimde daha fazla tutamadığım zamanlardayım. Patladım, moralimi sağlam tutmam zorlaştı. Tabii ki bunda bir anda kızımın ve arkadaşının  covid19 hastalığını geçirdiklerini duymamın büyük etkisi oldu. Aslında bir anda olmadılar. Çalıştıkları, toplu taşımayı kullandıkları, iş için şehirlerarası seyahat ettikleri için hep risk altındaydılar. Neyse ki ,çok şükür, fazla sıkıntı çekmeden  atlattılar. Çalışmaya başladılar. Ama yine de etkileri devam ediyor. Üstüne üstlük kimi arasam birisi hastalık haberi vermeye başladı. Tabii ki turkuaz renkli tablodaki çılgın rakamlardan bahsetmiyorum. Onlar hepten sinir bozucu. Tepedekiler adeta, insanların bu salgını kanıksamasını istiyorlar. Çekinmeden 84 milyon sorumluyuz diyorlar. Bir doktorlar feryad ediyor, bir de hasta olanlar. Yönetenler yarım yamalak kurallarla ,salgın yönetiyor.  Bilmiyorlar mı ki bizim insanımız kural sevmez, tanımaz, yolunu bulmaya çalışır. Mesela benzincinin açık olan o ufacık kafesinde kahve içerken polise basılanlar mı, villalarda gizli parti yapanlar mı, bilmem kaçıncı katta kağıt oynarken yakalanıp, camdan kaçmaya çalışan mı? Neler duyuyor, neler izliyoruz:) Gülüyoruz ağlanacak halimize.

Zaten kural konulmuş ama  o kadar çok istisna var ki bu kısıtlamalarda, kural sadece ,zaten evden çıkmayacak olanlara. Mesela iki gün hafta sonu kısıtlaması oluyor; dersaneler açık, gençler dersaneye geliyor,sınava giriyor, trenler, uçaklar,otobüsler çalışıyor, seyahat edilebiliyor,  otellerde kalınabiliyor, market alışverişi özellikle kuruyemiş alışverişi serbest, doktor randevuları alınabiliyor. Hele şu bizim mahalledeki saç ekim merkezi hep faal. Başı beyaz çember sargılı adamlar, bahçede her daim sigara tellendiriyor.

Velhasıl kelam, geçen bahar daha bir panik halde idik. Sayılar daha azdı, hastalık daha yeniydi. Şimdi kanıksandı, aşılanmaya başlandık, kurallar gevşedi, sayılar 50 binin altına düşmediği gibi vefat eden insanların sayısı her gün artıyor. Olay bu. Akşam 7'den sonra dışarı çıkmamakla düzelecek olay mı bu?Ne olacak halimiz ?


belki pizza yaparsın bugün..

 


*125 gr tereyağ (margarinde olur)
*1 yumurta,
*3 çorba kaşığı kadar yoğurt/ya da aynı miktar süt.
*2,5 su bardağı un,
*yarım çay kaşığı kabartma tozu,
*bir tutam tuz

Üzerindeki malzemeler;
*Bir parça sucuk,
*3-4 çeri domates,(yoksa bir domates)
*Yeşil biber (çarliston, sivri artık hangisi varsa)
*Maydanoz,
*1 yumurta,
*1/2 bardak süt,

--Tereyağ, yumurta, yoğurt/süt,  karıştırılır, kabartma tozu ve tuz ilave edilmiş un katılarak güzelce yoğurulup, elde edilen hamur üzeri örtülerek yarım saat  dinlendirilir.
--Dinlenen hamur  yuvarlak bir kalıba (30 cm lik kadar) yerleştirilir.(hafif unlayarak merdaneyle açarsanız daha kolay ve ince açılır)
Ben kenarlarını da biraz yükselterek tart kalıbında yaptım, sosu pişerken akmasın,diye.
--Sucuklar yuvarlak dilimlenir, domatesler  küp küp,biberler minik doğranır, maydanozlar ince kıyılır ,hamurun üzerine yerleştirilir.
--Yumurta ve yarım bardak süt çırpılıp, malzemelerin üzerine gezdirilir.
--180 derece ısıdaki fırına verilir..
******
Günlerden pazartesi iken ,göz açıp kapayana dek pazar oluveriyor. Ne ara geçti mart ayı derken bakıyorsun nisandan bile kaç gün geçmiş. Havalar da baharı bulamadı henüz. Evde oturmamız, dışarılarda dolaşmamamız için bize yardımcı oluyor belki ,kimbilir. Sağlıklı olduğumuz her güne şükürler..Yazıma güzel bir şarkı ile noktayı koyuyorum. Ben mutfakta müziksiz iş yapamayanlardanım da;
 

Bir film ;KOVAN


Annesinin ağır hasta olduğunu öğrenen Ayşe(Meryem Uzerli) ,Almanya'dan apar topar memleketi  Artvin'e gelir. Maalesef annesi ile iki gün beraber olabilir. Yaşlı kadın ölmeden önce ,geçimin sağladığı ,tek değer verdiği varlık olan arı kovanlarını Ayşe'ye emanet eder.  Arıları Artvin'de yaşayan ablasına değil de Ayşe'ye bırakmasını, ablası(Burcu Salihoğlu) hoş karşılamaz. Paraya ihtiyacı vardır ve Ayşe'nin de Almanya'ya döneceğini düşündüğünden, arı kovanlarını satmayı düşünmektedir. Fakat Ayşe, arılardan çok korktuğu halde,kovanları sahiplenir, annesinin yardımcısı Ahmet (Hakan Karsak) ile birlikte işe koyulur. Başta her şey yolundadır, ta ki dağlarda yaşayan bir bozayı kovanlara dadanana kadar. Bozayı sayesinde orman memuru İlker(Feyyaz Duman) ile karşılaşırlar/karşı karşıya gelirler..

Daha fazla ipucu vermeyeyim. Güzel memleketim Artvin'in yeşilin her tonunu barındıran ,sisli,bulutlu muhteşem dağ manzaraları, kafkas arıları, bozayılar ,biraz aşk ,biraz vefa ,çokça çevre dostluğu üzerine güzel mi güzel bir film. Manzaraları seyretmeye doyamadım. 

Filmin yönetmeni ;Eylem Kaftan. Bu yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi imiş.Buna rağmen,film Amerika'da Chelsa Film Festivalinde 6 ödül almış. Meryem Uzerli'ye En İyi Kadın Oyuncu ödülü ,Hakan Karsak'a En iyi Yardımcı Oyuncu ödülü layık görülmüş. Eylem Kaftan ise  En İyi Yönetmen ödülünü almış. Ne güzel..Üstelik filmin sinemada başkaca ödülleri de mevcut. Güzel film, keyifle izleniyor.