güle güle yazısı..

 

Bugün 31 Aralık 2020 . Günlerden perşembe. Bir 365 günün daha sonu. 2020 yılı herhalde yakın zamanlarda, dünya ahalisinin birbirini en çok anladığı yıl,olarak seçilebilir. Tüm dünya aynı dertten muzdarip , tüm dünya çaresiz. Bu şekilde kötü hatırlanan ilk yıl değil, son yıl da olmayacaktır. Dünya için felaket senaryoları ile dolu romanlar okuduk, filmler seyrettik, sonunda kendimizi de böyle bir gerçek yaşamın içerisinde buluverdik. Hayatımızın maskeli olacağı, birbirimizden uzak durmak için çaba göstereceğimiz, hasretler içerisinde, özgürlüklerimizin bu sefer kendi sağlığımız için kısıtlanacağı aklımıza bile gelmezdi. Şimdi yaşıyoruz. Çocuklarımız okula gidemiyor, parklarda bahçelerde arkadaşları ile oyunlar kuramıyor. Yaşlılarımız yalnız. çoğu insan kendi kabuğuna çekildi. Yine tüm dünya insanları olarak, bir an önce  aşılama başlasa , bu dertlere bir nebze çare olsa umuduyla beklemedeyiz. Tabii ki aşı bu salgını bir anda bitirmeyecektir, kendi ülkemiz açısından yeterli aşı miktarına bile sahip olmadığımız gibi henüz aşılama da başlamadı. Aşı konusu tartışmaları yılın son günlerinde, hastalığın seyrinin takibinin bile önüne geçti. Aralık başından beri , ha geldi, ha gelecek beklemedeyiz. El aleme muhtaç olunca hep böyle olur. Yine maskeli ,mesafeli günleri 2021 yılında da yaşayacağız, hepimiz kendi sağlığımız için, kendimizi elimizden geldiğince koruyacağız.


2020 yılı , şahsi, ailevi ,özel  dünyalarımızda,  yaşamlar ,şartlar farklılaşsa da kendi halinde yaşandı, gitti. Üzeri buz tutmuş, nehirin altında akıp duran sular gibi. Sevindik, üzüldük, ağladık, güldük, bir yerlere gittik, geldik. Yedik,içtik. Sağ kalanlara hayat bir şekilde devam etti. 


2020 'e  umutlu başlamıştık. Her yıla umutlu başlarız. Her yıl da bizi zorlayacak bir sürü şey olur. Bizi sevindirecek de bir çok şey olur. Hayata veda edenler olduğu kadar , hayata yeni gelenler de olur.  2020 yılının da insanlık tarihinde,belli başlı değişikliklerin başlangıcı olarak önemli bir yıl olarak yer alacağını düşünüyorum. 


2020 yılı sırasını savdı gidiyor. Sırada 2021 yılı var. Umarım mutlu, sağlıklı, huzurlu günlerimizin çok olacağı bir yıl olur. Bizi güzel, aydınlık günler bekliyordur, diye hayal ediyorum. 

İyilerle/iyiliklerle  karşılaşacağımız, yüzümüzün güleceği , sağlıkla geçecek, şifa dolu  bir yıl olsun..  Tıpkı bu yılın son günlerinde Aralık ayı olmasına rağmen bahar güneşi ile ısınan bu güzel havalar gibi Genelde her yılsonu kar, soğuk, yağmurla griye bürünmüş bir İstanbul manzarası olur ama bu yıl sıkıntılı geçen günleri unutturmak istercesine , umut vadedercesine lodosun getirdiği masmavi , ılık , güneşli bir hava var. Yeni yıl da böyle güzel geçsin..

Okuyan herkese mutlu yıllar diliyor, selam ve sevgilerimi sunuyorum..

Ağaç Ev Sohbetleri #71

 


KONU; Sizin için mutluluk nedir? Mutluluk sürekli olarak elinizde tutabileceğiniz bir şey mi?

Konu sorusunu soran;  Mr.Kaplan 

Mutluluk ;sevinmektir. Mutluluk, gülümsemektir. Mutluluk, haz duymak, keyif almaktır.  Mutluluk ,sevmektir, sevildiğini bilmektir. Bir çok şekilde tarif edilebilir.Benim dualarımda en çok dilediğim dilek, mutlu olmaktır sanırım. 2020 yılı için sağlık ön plana çıkmış olabilir tabi, ama sağlıklı olmakta bir mutluluk nedeni değil mi zaten. Mutluluk bulunması zor bir hazine  değil aslında, her yerde karşımıza çıkması muhtemel, her an yaşayabileceğimiz bir duygu sadece. En acı anımızda bile, bir an iyi bir şeyler düşünüp, içten gülümsediğimiz olmamış mıdır hayatta?

Gerçi bazısı dünyaya karamsar bakmak için gelmiştir, bu da inkar edilemez. Sevinicem diye, ödü kopar. Bunun için laflar icat etmiştir.''Çok gülme, ağlarsın'' gibi ,mesela. Bazısı ise  iyimserdir. Bunun yaşanılan şartlarla birebir ilişkisi olduğunu da düşünmüyorum şahsen. Bu yaradılış, karakter meselesi. Yalınayak dışarlarda neşe ile dolaşan, kendilerine türlü oyunlar yaratan şen şakrak çocuklar varken ,bir yanda da üstü başı pırıl pırıl, anası babası yanında ,her şeyi olup somurtup duran, ağlayıp sızlanan çocuklar var. Büyükler içinde geçerli aynı durum. Kimi bir eli yağda ,bir eli balda,oturursun yanına derdi anlatmakla bitmez, kimi de onca yoklukta sıcacık, huzur dolu kelimelerle, pırıl pırıl bir yüzle şükreder, güzel şeyler düşünür. Demek ki içinde bulunduğumuz maddi yaşam değil de daha çok kalp, beyin ,ruh durumumuz belirliyor mutluluğumuzu. 

  Mutluluk anlık bir iyi görüş, iyi hissediş sadece. Kısa süreli. Ama bu şey gibi, çok lezzetli bir yiyecek yersiniz de tadı o an size şahane gelir ve o leziz tat uzun süre ağzınızda kalır. Üzerine bir şey yemezsiniz, tadı gitmesin diye. İşte öyle. Sizi kısa bir an mutlu eden şeyin etkisi uzun olur, ondan sonra yaptıklarınızı, hissettiklerinizi değiştirir, daha olumlu daha yaratıcı, daha yapıcı olursunuz. Daha çok gülümsersiniz. Bir kere mutluluğun tadını alan, her şeyde sevinecek bir şey aramaya başlar. Bu bir alışkanlığa dönüştükçe de daha çok mutlu olacak şey görmeye , her olumsuzluğun aslında  gülümsetecek başka şeylerin başlangıcı olabildiğine inancı da artar insanın. 

Sonuç olarak mutlu olmak da diğer tüm insani duygularımız gibi yaşamamız gereken bir duygu. Belki en çok yaşamamız gereken,hayat boyu en çok ihtiyacımız olan  duygu.  Mutlu insan, bu duygusunu ,bir şekilde başkalarına da bulaştırır. Mutlu insanların yaşadığı toplumlar/topluluklar/aileler daha huzurlu olur.

Mutluluk anlarınızın, gülümsemenizin, sevincinizin,keyfinizin bol olduğu günler diliyor, yazıma noktamı koyuyorum.

Elmalı Tatlı

Haftaya tatlı başlamak için;

3 adet elmayı dilim dilim doğrayıp, yağlanmış küçük boy cam tepsiye dizin. Elmaların üzerine 2 çorba kaşığı tozşeker, 1 çay kaşığı tarçın, vanilya karıştırıp serpeleyin.1 çay bardağı cevizi de üstüne ufalayıp,verin fırına 20 dakika kadar 160 derece de pişsin. 

1 yumurta, 1 çay bardağı süt, 1 çorba kaşığı tereyağ, 1çay bardağı  pudra şekerini ,4 çorba kaşığı(dolu dolu) un ve 1/2 paket kabartma tozunu mikserle 1-2 dakika çırpın, koyu, boza kıvamında bir karışım oluyor.(varsa 1 çay bardağı krema da ilave edebilirsiniz)

Fırından aldığınız elmaların üzerine bu hamur harcını döküp, tekrar fırına verin.20 dakika daha 16 derece de pişsin.

İşte altında pişmiş elmalı tatlısı, üzerinde  yumuşacık keki ile mis gibi bir Elmalı Tatlı.

Ağız tadıyla, sağlıkla,afiyet olsun..

Kelime Oyunu 4


 

Kelimeler; Yeşil, Şiir, Baharat, Yol, Sabah

Kelimeleri Seçen ;Hanife Ertaş  


Parlaklığını yitirmiş, siyah deri ceketinin içine iyice büzülmüş halde, lokantadan içeri girdi. İçerisinin yanık yağ kokulu havası boğucu ama sıcaktı. Pencere kenarındaki  masaya oturdu. Buradan yol gayet rahat görünüyordu. Minibüsü park ettiği yeri  görebilmek için camdaki buğuyu ceketinin koluyla hafiften sildi. Garson genç ,elindeki rengi kaçmış süngerle masayı önce köpürterek sildi, sonra havlu bir bezle kuruladı;

-'' Buyrun abi'', dedi bıkkın bir sesle. 

-''Genç ,şöyle sıcak bir çorba getir, kaynar olsun..''

-''Tamam abi,'' dedi garson ,masadan uzaklaştı. 

Muhittin içerisinin sıcaklığında gevşedi. Garson çorbayı bıraktı masaya. Dumanı tütüyordu, yanındaki limonu bolca sıktı. Masada sıra sıra dizilmiş baharat kutularının kapaklarını gözden geçirdi. Bir tanesinin kırmızı  biber tanelerine bulanmış kapağını açıp içindeki ufak kaşıkla, bolca biber alıp çorbaya kattı. Sonra karabiberliği alıp serpeledi. Ama içi rutubetlenen karabiber, akmakta direniyordu. Biberliğin tebesine vurup tekrar salladı. Oldum olası bol baharatlı severdi yemeklerini, özellikle çorbaları. İlk kaşığı ağzına götürdüğünde ,çorbanın çok lezzetli gelmesine hiç şaşırmadı. Yol üzeri lokantaların sabah çorbalarının üzerine başka çorba tanımazdı. Üstelik uzun süredir direksiyon sallamıştı ve çok açtı. Yeşil kapaklı plastik ekmek kutusundan  bir dilim ekmek alıp çorbasına doğradı. Karnı doymaya başlayınca, masanın üzeri çizik çizik olmuş mika koruyucusunun altında  sıkıştırılmış ,üzeri notlarla dolu kağıtlar dikkatini çekti. Ufak ufak şiirler yazılmış, süs olarak masalara konulmuştu.Şiirden çok kamyon arkası yazısı gibiydiler,komik geldi bazıları. Bir iki tanesine daha göz gezdirirken ,dışardan gelen şangırtıyla Allah!!! diye ,yerinden fırlaması bir oldu.  Gözü hemen ekmek teknesine gitti . Olduğu yerde duruyordu, kabaran içi ferahladı. Neydi o gürültü öyle, kapıdan bakan garson;

- ''korkma abi geri geri gideyim derken kaldırımdaki çöpe bindirmiş kamyonu..'' 

Gözü minibüsünde ağzını sildiği peçeteyi boş tabağın kenarına bıraktı. Ödü patlamıştı. Daha kredi taksitlerinin yarısını ödemediği ekmek teknesine bir şey oldu sanmıştı, sanması bile kalbini hoplatmaya yetmişti. O sırada telefonundan gelen sesi duydu ,iç cebinden çıkardığı telefonu açıp, sert bir 'alo' çekti. Ama karşi tarafi   dinledikçe, yüzüne kocaman bir aydınlık yayıldı, gözleri doldu yanakları kızardı. --''Iyiler mi ''dedi, 

-''sağol anam, allaha emanet olun, varolasin,öpüyorum ellerinden, selametle'' ,deyip telefonu yine iç cebine koydu. Patron herkese benden çorba, diyesi geldi, burası orası değildi ama. Kendi kendine güldü. Hesabı ödeyip çıktı. Garsona bahşişi yüksek tuttu. 

 Karnı doyup, müjdeyi de alan Muhittin'e buz gibi hava bile pek güzel geldi.Derin derin nefes aldı. Az önce çöp konteynırına çarpan kamyoncu ,etrafına toplananlarla durum değerlendirmesi yapıyor, ahlanıp vahlanıyordu. Yolda olmak zor, ekmek parası için direksiyon sallamak hepsinden zor. Kazası ,belası var bu işin böyle. Minibüsün içine girip aynada asılı nazar boncuğu ve minik bebe patiğini  düzeltti. Bir kaşık düşmanı daha geldi sofraya, çalış Muhittin ,ha babam de babam çalış. Dedesi derdi o lafı kadınlar için. Güldü gevrek gevrek,'' kaşık düşmanı olur mu Muhittin, prenses o prenses.Çok şükür Allahım'' Duasını edip, kontağı çevirdi. Şiir misali serili bulutlar altında, yeşil ormanlar içinden geçen memleket yolları, onu beklemekteydi.





Haftasonu

 

Bu sabahtan bizim evin camından dışarısı böyle görünüyor. Hafif bir sisle kaplı denizin üzerine, tül bir örtü serilmiş gibi. Trafik sesi yok , martılar her zamanki gibi çığlık çığlığa bağırıyor. Bu gün etraf sessiz,çünkü bir kaç haftadır olduğu üzere hafta sonu sokağa çıkma kısıtlaması var. Gerçi saat 10.00-17.00 arası alışveriş yerleri açık, bu nedenle de eline bir poşet alan dışarda dolaşabiliyor. Hava da fena değil. Yine de şu an dut yemiş bülbüle özenmiş ortalık. Dut yiyen bülbül mideyi fena bozarmış ve ötemezmiş:) Sağlık sorunları nedeniyle sesi çıkmazmış garibin.İşte biz de bu haldeyiz. 

Tek bir horoz sesi duyuyoruz hafta sonu sessizliği içerisinde martı ve karga seslerine ilave olarak. Şaşırıyoruz , çünkü sadece beton ve yüksek binalarla dolu bir mahalledeyiz ki, neredeyse hiç birinin bahçesi yok. Kim nerede besliyor bilmiyorum. Ama onun öğleye doğru uzun uzun ötmesini duymak farklılık yaratıyor. Ekabir de kerata ,şehir horozu olduğunu belli ediyor, ötme saati kuşluk vaktini buluyor:) Cılız bir ses fakat binalardan yaptığı yankılanma ile coşku içinde haykırıp duruyor. 

Öğle oldu bile; 

Bugün EKMEKÇİ KIZ 'da okuduğum usulde kestane pişirdim. Gerçekten sokakta satılanlar gibi ,kesilen yerlerinden hemen açıldı kestaneler,soyması da çok kolay oldu. Ekşi maya Evlat (Ayvalık'ta annemin yaptığı mayanın yavrusu ,gerçi baya büyüdü kendisi ama adı evlat yine de)  ile de bu kez tost ekmeği için hamur yoğurmuştum dünden. Bu gün onu da pişirdim, geçen seferkine göre daha fazla kabardı, dışı çıtır, içi yumuşacık, dokusu dolu dolu oldu.


Akşam oldu bile;

Bu akşam ki dizim; Kefaret. Zeynep (Nurgül Yeşilçay) kaçırılan kızı Elif 'i arıyor. Eski Komiser Sinan'la(Mert Fırat)  birlikte.Yalnız hala Sude' mi, Cansu 'mu Zeynep'in gerçek kızı çözemedik. Sanırım son verilere göre Cansu gibi, ama o çocuklar nasıl karışmış anlaşılmıyor ,henüz. Zeynep'in kocası Doktor Ahmet'in(Yurdaer Okur)  başına gelen de pek güzel oldu, iki kere '' ohhh!!!'' çekesimiz geldi bizim de.

Gece yarısını geçtikten sonra, bitişik komşuya ambulans gelmeyeydi ,sıradan fakat güzel bir günü uğurlayacaktık da. İşte. Ambulans geldi.Beyaz giysili değillerdi, uyku sersemi dikkat ettiğim bu oldu. Sanırım her daim böyle gelmiyor ambulans çalışanları. Komşuyu alıp gittiler. Anlayamadık, covid nedeniyle mi, yoksa başka bir nedenle mi?  Üzüldüm,uykum kaçtı,düşüncelere daldım; ay nasıl bir durumdayız ,kapıyı çalıp kimse kimsenin derdini soramayacak hale geldik. Bulunduğumuz muhit hala kırmızı, çok yüksek riskli görünüyor. Bu nedenle komşunun covid olma olasılığı var, şifalar diliyorum,tüm hastalara. 

Maskeli, mesafeli, sağlıklı bir hafta diliyorum. Çünkü bu haftabaşı haberi; virüsün mutasyona uğradığı, İngiltere'de yeni bir tipin ortaya çıktığı, Avrupa'nın bazı ülkeleri ile uçak seferlerinin geçici olarak durdurulduğu gibi berbat bir haberdi. Çoğu ülke tam kapanıyor, biz yarım.



3-Köyde Çocuk; Mehmet

 


''Babamla tarla maceralarımız çoktur. Yine bir gün ,dip ağıllara su sulamaya gittik. Tarlaya mısır, fasulye gibi mahsuller ekiliydi. Kırmızı tüylü, huysuz bir atımız vardı. Babam tarlayı sularken bana da atı otlatma işini verdi. Tarlanın kenarlarında çok güzel otlar var, bende atın yularından tuttum oralarda atı otlatıyorum.  Babam tarladaki işine dalmış. Benimde elimde atın yuları, at yerdeki otları yemekle meşgul.  Bir taraftan atı otlatırken ,bir taraftan can sıkıntısından ıslık çalıyorum. Fifuvv, fifuvv! Hava sıcak zaten, canım sıkılmış,hayallere dalmışım. Artık o ara nasıl olduysa, atın ıslıktan kafası mı şişti, ıslık çalmamı mı beğenmedi ,neyse işte beni göbeğimden, tam kemerimi bağladığım yerden ağzıyla yakalayıp tuttuğu gibi, üç beş metre öteye taa tarlanın içine fırlatması bir oldu. Bir yandan kişniyor, kafasını sallıyor. Benim canım öyle çok acıdı, öyle çok yandı ki haykırışıma babam işi gücü bırakıp, apar topar koşarak yanımda bitiverdi. Atın ısırdığını söyleyip can havliyle karnımı gösterip ,bir yandan da ağlıyorum. Karnımı açtık, neyse ki dişlerini etime geçirememiş, sadece deriyi sıyırtmış. Tarlada arktan akan soğuk suyla kanayan yarayı yıkayıp, temizledik. Ucuz kurtulmuştum. Babam atı yularından tutup, az ilerde bir ağaca ayağından bağladı. Beni biraz sakinleştirdikten sonra, sen biraz dinlen ,diyerek,beni kenarda bırakıp  tarladaki sulama işine geri döndü.  Çocukluk işte acım azalınca yine sağda ,solda oynamaya ,dolaşmaya başladım.  Ata kızgınlığım geçmemişti, hiç bir şey yapmamış gibi kenarda duruyordu.Kaşlarım çatık onu izliyor, etrafında döneniyordum.Yaklaşmaya da pek cesaretim yoktu. Ufak bir taş alıp alıp ata fırlattım. İsabet etmedi. At hala sakin sakin duruyordu.Küçük bir taş alıp tekrar fırlattım. Bu kez biraz daha hızlı attığım taş ,bir anda atın gözüne isabet etti. At kişneyip huysuzlandı. Ben kalakaldım. Sanırım gözü sakatlandı, bu hayatımın en vicdanını sızlatan olaylarındandır. Aslında niyetim canını yakmak değildi, öyle isabet ettireceğimi de tahmin etmemiştim. Çok üzüldüm, karnımın acısını unutup bu kez de onun için ağlamaya başladım. At kişniyor, ben ağlıyorum. Hala da ne zaman bir at görsem bu olayı düşünür, üzülürüm. Babam bu yaptığıma hiç bir şey demedi. Sanırım, benim bu olaydan hafif yaralı kurtulmam ,onu sevindirmişti.'' 

Babam'dan anılar..

2-Köyde Çocuk;Mehmet

Kelimelerle Dans..

 İstanbul'un Anadolu Yakasında, Kadıköy'den başlayarak Pendik ilçesi sonuna kadar giden bir sahil yolu vardır. İşte Turgut Özal Bulvarı denilen bu yol, henüz daha yok iken, Dragos mevkiinde o zamanlar faal durumda olan Tekel Fabrikası vardı. Bu büyük fabrikanın ,kuzey tarafı sahile paralel giden tren yoluna , güney tarafı ise deniz kenarına komşuydu. Yüzlerce çalışanı vardı, onlarca binası olan çok büyük bir arsa içinde yerleşmişti. Fabrika, civar halkına büyük bir iş kapısıydı. Aradan yıllar geçti, sahil yolları yapıldı, ilçemizin çehresi değişti, bu fabrikada etrafındaki bir çok fabrika gibi kapandı/kapatıldı/kapanmak zorunda kaldı. Yıllarca boş bir arsa olarak kaldı, binalar çürümeye yüz tuttu. Fakat bahçesi o kadar geniş , büyük ve ağaçlıklıydı ki çevreden hiç de kötü görünmüyor, sadece küçük bir koru gibi yeşil bir alan olarak ,öylece terkedilmiş duruyordu. Sonra gel vakit, git vakit burası üniversite olacak,söylentileri çıkmaya başladı. Bir vakfa verilmiş, onlarda burada yeni açılan bir üniversiteyi hizmete sunacaklarmış. Güzel. Üniversite şehirler için candır, canlandırır, gençleştirir şehirleri. Üniversitenin bu yeni bölümleri,kısa zaman sonra '' Dragos Kampüsü'' adı altında açıldı. İçerisini bizzat görmesek de eski Tekel Fabrikaları yenilendi, binaları düzenlendi, gayet  hoş bir çehreye kavuştu. Sonra ne olduysa, oraları geçiyorum, politik bir takım olaylar nedeniyle bu üniversite ,pat diye kapatıldı. Yine bir müddet atıl halde kaldı o güzelim  araziler, binalar. Doğrusu çevre yaşayanı olarak ,acaba buraya da o kocaman kocaman Kartal'ımızı yaşanmaz hale getiren gökdelenlerden dikerler mi, site adı altında  yeni bir mahalle daha kurarlar mı? diye endişelendik. Neyse ki  evvel ki gün geçerken bir baktık kapatılan üniversitenin tabelaları kalkmış, yeni üniversitenin tabelaları canhıraş bir çaba ile asılmaya çalışılıyor, üç beş çalışan koca koca mavi tabelaları girişlere asıyor. 

 ''M.Ü. Dragos Külliyesi'' 

Şimdi 'Külliye' yazısını görünce şaşırdım. Geçen gün MR:Kaplan 'ın Kelimelerle Dans  başlıklı  yazısı vardı, kelimelerle ilgili, üç farklı yazılış olan ,aynı anlama gelebilecek ''anlamı yakın kelimeler'' ile ilgili. O yazıdan çağrışım yaptı. Lise yıllarımda Dil Bilgisi önemli bir dersti. Bu konular uzun uzun anlatılırdı. Külliye kelimesini görünce ,düşündüm ,üniversite yıllarımdan böyle bir kelime kullanıldığını hatırlamadım. Tabi o yıllarda üniversiteler parmakla sayılacak kadar azdı İstanbul'da ve hepsi de köklü üniversitelerdi. İ.Ü.'nin Bayazıt'daki binalarında okudum. Kampüs ya da Yerleşke kelimelerini kullanmıyorduk. 'Hangi okuldasın' '..şu fakültedeyim', 'bu üniversitedeyim' falan, derdik. Sanırım şimdi Bayazıt Kampüsü olarak geçiyor o binaların bulunduğu tarihi alan.

Özellikle öğretim kurumlarının bir arada olduğu bina topluluklarını ve çevresini tanımlamak için, kampüs, yerleşke gibi kelimeler kullanılır iken  şimdi bir de ilave olarak ,kullanılacak kelimeler arasına Külliye eklenmiş. Bu üç kelimenin anlamlarına bakıldığında ise;

Külliye;  Bir cami ve etrafında onunla beraber inşaa edilen yapılar topluluğu. Nedir o yapılar; işte medrese, mektep(okul) imarethane (aşevi) sebil(çeşme) türbe, kütüphane, çarşı, şifahane(sağlık ocağı), tekke vb. binaların topluluğu. Oysa burası bir üniversite ve merkezinde en üst düzeyde, bilimsel araştırmalar yapan, bilgi öğreten, bilimsel yayın yapan ,özerk bir öğretim kurumu var. 

Kampüs;  Dilimize Fransızca' dan girmiş. Bir üniversitenin, her türlü binasının içerisinde bulunduğu arazi ve  yapı topluluğu. Örneğin;bundan beş yıl önce  evlatlar üniversiteye girdiklerinde, kızımın  okul binalarının bulunduğu alan için ''Kampüs'' kelimesi kullanılıyordu. ''Ayazağa Kampüsü''.  

Yerleşke;  Kampüs kelimesi yabancı dilden geldiğinden dolayı, olabilir,  yerine Türkçe bir kelime olarak ''Yerleşke'' tercih edilip, kullanılmaya başlanmış.Bazı okullar bunu tercih etmiş.Mesela; oğlumun aynı yıl başladığı okulda ''Yerleşke'' kelimesi tercih edilmişti. ''Mimar Sinan Yerleşkesi''.

 Kampüs ya da  Yerleşke  dilimizde yer etmiş ve bize direkt üniversite hatırlatması yaptığı halde, son dönemlerde kullanılacak/kullanılmakta olan Külliye kelimesi denilince, ilk etapta, zihne üniversite gelmediği gibi ,günümüzde devlete ait bir yapı ya da tarihi, dini yapılar çağrışım yaparken, köklü bir üniversitenin isminin yanına bu kelimenin kullanılmasını, yadırgadım. 

Demek ki artık üniversite gibi kurumların bulunduğu alanlara kampüs, yerleşke gibi kelimelerin yanına bir alternatif olarak, Külliye kelimesi de kullanılacak. Böyle uygun görüldü demek, bana değişik geldi. Bu yazı da öylece çıktı.

Okuyan herkese, sağlıklı, mutlu bir hafta diliyorum..



Kelime Oyunu 2

 


Kırmızı // İrlanda// Tutku// Kitap// Viski//

Sevgili Blog komşusu KIRMIZI RUH 'un başlattığı etkinliğe bende katılıyorum. İlkini yazamadım ikincisi ile devam olsun: 

🎆🎆🎆🎆🎆🎆🎆🎆🎆

-''Ne kadar çok plak varmış siz de? Kütüphanenizdeki kitaplarla yarışıyor adeta.'' 

-''Evet ,dedi. Çok severim müzik dinlemeyi.  Ama onlar bana ablamdan kalanlar. Yoksa ben biriktiremem, ama işte atmaya da vermeye de kıyamadım.'' 

-''Bakabilir miyim? ''

-''Tabi tabi. Yalnız sorun şu ki plakları bırakırken bir pikabım olmadığını unutmuştu, şaşkın kadın. Babamdan kalan müzik seti hala çalışır durumda sanıyormuş , onu kullanırsın, dedi. Ama o koca mobilyayı getirip  salona koyacak halim yok. Zaten Meryem' de istemez.''

-''Oo!  Ablanız sıkı bir Johnny Logan hayranıydı galiba.Baksanıza kaç tane plağı var burada. İrlanda 'nın ünlü Eurovısıon şarkıcısı. Bakın siz Seher hanıma.'' Hafifçe gülümsüyordu elindeki plağı incelerken.

-''Evet ,bayılırdı ,çok yakışıklı bulurdu onu ,sonrasında bulduğu herif de tıpkısının aynıydı ya.. Derin ,sert bir kahkaha patlattı. Ne oldu? Hayaller Johnny Logan gerçekler , Süleyman enişte ve ''tutku'' dolu aşkı...'' 

Yerinden kalkıp sömineye bir iki odun attı, kıvılcımlar ateş böcekleri misali bir müddet ateşin önünde uçuşup , sonra kayboldular. Yerdeki kırmızı peluş halı ateşin sarı  alevleri ile şöminenin devamı hissini yaratıyordu. Kristal viski bardağına bir parmak kadar Red Label doldurdu, ateşin tam karşısındaki ikili koltuğa kuruldu. İçkinin yakıcı tadı ,boğazından midesine doğru inerken  , doktorun bir tek bu tavsiyesini dinlediğini düşünüp gülümsedi. Bir küçük kadeh viski kalp sağlığı için iyi olabiliyormuş. Pıhtıyı engelleme olasılığı varmış. Tabi çok az miktarda  içmek kaydıyla. 'Ah doktorum ahh! Hayat pek kısa , ha bugün ha yarın. Bir kalbim var ve ona ne iyi geliyorsa onu yapmak istiyorum'.  

O sırada içeri elindeki tepsi ile Meryem girdi. 

-''Buyur kızım, şekerli kahven hazır.'' 

 Kahveyi sehpaya bırakan Meryem, elindeki kadehi görüp suratını düşürse de ses etmedi.Sırası gelirdi elbet. Genç kadın, plakların önünden ayrılıp kanepenin ucuna ilişti,siyah küçük kayıt cihazını kahve fincanın yanına koydu ve;

-''Başlayalım mı röportajımıza , ne dersiniz?..''

-''Nereden istersen hem de, sor bakalım hanım kız. Sorularınıza amedeyim..''

🎆🎆🎆🎆🎆🎆

Benden böyle, düşüncelerinizi beklerim.

bizim sahilin sonbaharı


Bugünlerde en hareketli halimiz ,sahilde yürüyüşe çıktığımız halimiz. İyi ki denizi doldurup ,ağaçlar, çiçekler, kediler ,kuşlar ve bizler için yer açmışlar. Yoksa güneş görmeyen sokak aralarında sıkışıp kalacaktık.

Ağaçların arasında rejisör sandalyelerimizi açıp, termosa koyduğumuz sıcak şekerli çaylarımızla yapacağımız keyiflerden, eksik kalacaktık. 

Hatta geçen gün, genç bir adam ve kadın ,işte bu tip yönetmen sandalyelerinden iki tanesini karşılıklı açmışlardı otlardan oluşan yeşil çimlerin üzerinde. Kocaman, altın sarısı yapraklı çınar ağacının altındaydılar. Ortalarında, yine bu sandalyelerle bir örnek masa vardı. Kadın, masanın üzerine kırmızı beyaz pötikareli ,uçları kısa püsküllü bir masa örtüsü yaymış, kahverengi kağıt bardaklarına da içeceklerini koymuştu. Ama en güzeli, masanın ortasına koyduğu çok da küçük sayılmayacak bir saksı içindeki, sıklemen çiçeğiydi. Fuşya rengi çiçek,genç çiftin hoş sohbetlerine ve etraftan görenlere aldırmadan ,küçük masanın üzerinde, kocaman endamıyla, denize doğru salınıp duruyordu. İlk başta bir gülümseme yaratsa da  çok romantik görünüyordu,kadın, erkek ve sıklemen çiçeğinin halleri.

Şu kenardan görülen kayaların üzerinde de yaz-kış farketmeden,mutlaka balık tutan birileri olur ve tabii ki birbirine sıkı sıkı sarılmış aşıklar:)Hatta soğuğa aldırmadan buz gibi sulara girmeye cesaret eden,yaşı haylice cengaver delikanlıları da görmeniz olasıdır. 
Kedileri hiç saymıyorum bile ,onlar daimi canlısı bu kayalıkların. Mutlaka kıyıya köşeye, bazen alenen ortalığa saçılmış kuru mamaları, ekmek kabuklarını, karga ve martılara kaptırmadıkları tek yer olan sahilde, keyifleri yerindedir sanırım. Farelerde varsa hele, oyunları da tamamdır artık.

Bisiklet yolları şimdilerde daha yoğun bir trafiğe sahip, hem spor yapanlar, hem belediyenin bisikletleri ile kısa mesafeler arası gidip gelenlerle dolu. Bisikletçiler,takım halinde, antreman için sahil yolunu oldukça sık kullanıyor,özellikle haftasonları  çok fazla rastlıyoruz. Bir de son yıllarda onlara eklenen, Martı yani elektrikli ''scooter'' var. Onlarda da en çok Titanic deki sahneyi hatırlatır şekilde iki kişi binenlere dikkat kesiliyorum. Sanırsın Leonardo DiCaprio kollarına Kate Wınslet'i  almış, son sürat gidiyor.
İşte bizim buralar böyle;
Sarı yapraklarla bezenmiş yollarda, son parlak halini yaşayıp, pek de ısıtamayan güneşin altında;
Banklarda oturanlar ,tek başına kulaklıkla müzik dinleyenler, birlikte yürüyen yaşlı çiftler, neşeli genç kızlar, delikanlılar, ellerini ardına bağlamış dertli dertli yürüyenler, hızlı hızlı telefonda konuşanlar, kulaklıkla konuşmayı adet haline getirenler/ki bana kendi kendine konuşuyormuş izlenimi verirler/ yaprakları toplamaktan, sahili temizlemekten yorulup molaya oturmuş çalışanlar , hepsi hepsi maskeli, mesafeli ve düşünceli...