Kıbrıs Tatlısı



Bu şerbetli, üzeri muhallebili,unsuz sayılabilecek Kıbrıs tatlısı, gerçekten kahve ya da çay yanına çok yakışan ,bir tatlı oldu .
Sevgili  Emel'in Mutfağı 'na(@emel_akan) teşekkürler bu güzelim tarif için. Bilirsiniz internette gördüğünüz her tarif uymaz.Ben deneyip mükemmel sonuç aldıklarımı paylaşıyorum burada.Bu gün pazar, şöyle güzel bir tatlı tarifi bırakmak istedim bloga.
Kıbrıs tatlısı epeydir aklımda.Denenmek için sıra bekliyor. Bu hafta sonu evlatlar burada olacak , değişik bir tatlı olsun dedim. İnstagramda görüp denediklerim arasına Kıbrıs Tatlısı da katılsın istedim. Emel'in Mutfağı'nın instagram sayfasından denedim tarifi.En mantıklı tarif o geldi. Hem hafif ,iç baymayan bir tatlı oldu, hem de lezzeti tam yerinde.
İşte malzemeler;

*2 su bardağı toz şeker,
*2 su bardağı su ,
kaynatılır, içine dört beş damla limon sıkılarak şerbet hazırlanarak, soğumaya bırakılır.

*3 yumurta,
*1 çay bardağı toz şeker(normal çay bardağı)
*1 çay bardağı sıvı yağ,
*1 su bardağı iri kırılmış ceviz,(200 ml'lik bardak)
*1 su bardağı galeta unu,
*1 su bardağı hindistan cevizi,
*1 paket kabartma tozu, bir paket vanilya,
*1 tatlı kaşığı tarçın.
Önce oda ısısındaki yumurtalar ile toz şeker iyice çırpılıp, diğer malzemeler
ilavesiyle kek hamuru hazırlanır. Tereyağ yada margarin ile yağlanmış kare borcama dökülür. İnce bir hamur, kabarmayacak falan diye endişelenmeyin. Önceden ısıtılmış 200 derece fırında 20-25 dakika kadar kalsın.(30 dakika denilmiş ama o biraz yakıcı olabilir, fırını arada kontrol ederek pişirin.)
Siz bu arada muhallebisini hazırlarsınız ki o da azıcık ılınsın.
Fırından çıkan yine size çok kabarmamış gelecek kekin üzerine soğumuş şerbeti güzelce dökün.Kısa sürede şerbetini çekecek kendisi.

*1 litre süt,
*2 çorba kaşığı nişasta,
*2 çorba kaşığı, un,
*1 çay bardağı toz şeker,
*1 paket vanilya,
*1 paket toz krem şanti( Orjinal tarifte krema koymuş, bende yoktu,olanla yaptım)
Bir tencerede karıştırılan nişasta, un, tozşeker ,vanilyaya 1 litre sütü ilave edip ,göz göz olana kadar karıştırarak hazırlanan muhallebinin içine en son ocaktan aldıktan sonra krem şantiyi de ilave edip 4-5 dakika iyice mikserle karıştıralım.
(upuzun bir cümle oldu :)  ) Muhallebimizi de şerbeti iyice çeken kekin üzerine yaydığımızda evet meşhur Kıbrıs tatlımız önce soğumaya sonra  afiyetle yenilmek üzere sofralarımıza hazır.
Ağız tadıyla, güzel bir pazar günü geçsin..

kahvenin yanına..



Yine bir sabah canım hiç mi hiç yazı yazmak istemiyor. Zaten gece çok fena bir rüyadan korku içinde uyanmışım.Bakmışım saat 6.33' ü gösteriyor. Bitişik evdeki hanım kalkmış mutfakta tıkır takur , çat çut kahvaltı hazırlığında.
Zaten rüyadan korkup uyanmasam , kadının bu sabahki mutfak gürültüsüne uyanacaktım. Ev alırken dikkat edin arkadaş.
Sizin yattığınız oda, bitişik dairenin mutfağına duvar komşusu olmasın. Yoksa siz daha sabahın kör karanlığında tatlı tatlı uyurken, yandaki hatunun çaydanlık tıngırtıları arasında uyanabilirsiniz.
Rüyamı anlatacaktım;bizim evden havaalanına inen uçaklar görünüyor. Rüyamdada balkonda bu uçakları seyrederken bir tanesi göz göre göre aman aman !demeye kalmadan düşüverdi. Sonrası bir yangın bir kıyamet.Tüm kasabayı patlattığı gibi en son bizim balkon ve bahçe alev almıştı ki gözlerimi açıp yatağa oturup, derin bir soluk aldım.
Bazen ''çok şükür rüyaymış'', diye uyanır, yatağı yorganı öpersiniz ya o vaziyette. Bakılmaktan yaprakları lime olmuş rüya tabirleri kitabıma göre ;
Rüyada yangın görmek bir kaç şekilde yorumlanırmış.Kara kara dumanlar hayra alamet değilmiş,sırf alevler varsa bu iyiymiş, mal ,mülk kısmet gelecek size,demekmiş. İyiymiş yani. Ben de iyiye yoruyorum zaten.Hayırdır inşallah.
Uyku yalan olunca, kalkıp bloga bakayım dedim.
Komşuları dolaşıp, okudum,yorumladım,bazılarını yorumlamadım, sadece okudum. Bir post hazırlayayım dedim, içimden gelmedi, konu beğenemedim.
Telefonu aldım elime.''Kız çocukları ''günüymüş.Herkes kızıyla resim paylaşmış.Bende kızımın akşamki instagram paylaşımına kalpli yorum attım.''Anne mesaiye mi gidicen, niye erkenden uyandın'' ,diye
kalpli gülen suratlı cevap verdi. Ben ona öpücüklü emoji attım,o bana çarpan kalp.Bıraksan böyle devam edecek.
Telefonu bıraktım.
Hava da bir güzel ki.Serin ama masmavi.Bu gün bir yere gitsek mi? diye geçiriyorum şimdi içimden.Şöyle yürüyüş yapıp, son güzel havaların tadını çıkaracak bir yerlere. Yeni kitaba da başladım ama ben dışarda okuyamıyorum.
Etrafı gözlemlemek varken satırlar arasında dolaşmak mümkün olmuyor.Bir etrafa ,bir kitaba.Madem dışarıdayım, en güzel kitap çevremde değil mi zaten,diyerek kitap çantama gidiyor çoğunlukla. Kuşlar , ağaçlar, çimenler, yeşiller, denizlerin mavileri..
Bazen sırf bunları seyretmek, en güzeli ..
Bak ne demiş Fransız Bruyere;
İnsanın hayatta yaptığı üç önemli şey vardır; doğmak, yaşamak, ölmek. Doğumundan habersizdir, ölmeyi ızdırap haline getirip, yaşamayı unutur.

yaşamayı unutmayalım...olur mu?
Görüşürüz...



momo


 Momo ,hem gençlere ,hem yetişkinlere hitab eden, zaman üzerine yazılmış, masal gibi anlatılmış bir roman. Momo isimli küçük bir kızın,insanların tüm zamanını çalan duman adamlarla mücadelesini anlatıyor. Momo zamana esir olmuş dostlarını kaplumbağa Kassiopeia ve Hora ustanın yardımıyla zamansızlıktan kurtarmaya çalışıyor.
Zevkle okuyacağınız romanın yazarı Michael Ende ,1929 yılında dünyaya gelmiş dünyaca ünlü bu kitabıda 1973 yılında yazmıs.
Dilimize ,Almancadan çevirisini Leman Çalışkan (1922-2005) yapmış.
Eser 40' dan fazla dile çevrilmiş 7 milyonun üzerinde okura ulaşmış.
Bu aralar ne okusam diyorsanız,tavsiye ederim..

nerede nasıl davranmalı?



Güzel, romantik bir ortamda müzik dinleyelim ,dedik. Şık döşenmiş, loş ışıklı,
kibar çalışanlı bir ortam. Bizim gibi üç dört masa var. Sahnede gitarı ile spor giyimli genç bir adam şarkılarını söylüyor.Henüz yeni başlamış.
Kadehlerimizi şerefe için yeni kaldırmışız.
Tam bu anlarda bir kaç genç insan içeri girdi. Kapıya yakın cam kenarında
masaya yerleştiler, sonra arkalarından bir kaç kişi daha, sonra biraz daha.
İçeri gelenler sanki uzun zamandır yeni görüşen insanlar gibi birbirlerine bir sarılmalar,coşmalar,bir kakara kikiriler. Romantik ortamlı sakin salon ,bir andan otobüs terminalinde seyahate çıkacak yolcu kalabalığı gürültüsü ile kaplandı. Yine de bir bekledik, hani yerleşsinler susarlar,dinlerler diye.
Yok anacım, yaygara yaygara üzerine. Müzisyen genç ,gürültüyü bastırmak için, hoparlörün sesini yükselterek bangır bangır şarkı söylemeye kalktı.
Mümkün değil sesler kesilmiyor,muhabbet gürültülü bir şekilde devam ediyor. Gelen grup sanki içeride müzik yapan biri yok gibi, umarsızca
konuşup gülüşme halinde.Yirmi otuz kişi oldular.
Garsonu çağırdık ,nedir bu durum ,diye..Bir iletişim firmasının toplantısı için otele gelmişlermiş.
Dedik ''sesten rahatsızız'' diğer masalarda onayladı;
'' evet biraz sessiz olsunlar''
Garson;'' tamam efendim ,müdüre haber verdik'', dedi.
Bu arada bizim müzisyen çocuk,gitarı bıraktığı gibi bara geldi;
''Ben bu .ö.. lere şarkı söylemem'' diye aldı çayını ,çıktı dışarı.
Haydaaa!
Keyfimiz yarım kaldı mı sana. Neyse gece müdürü olan bey, gelip grupla konuştu,ne etti ne dedi bilmem ,onları bahçeye aldı. Bahçede durulacak gibi değil ,soğuk hava ama orada epey bir gürültü yapma ihtiyaçlarını giderdiler.
Müdür gelip ;''kusura bakmayın'' dedi, müzisyen genç de gelip şarkılarına devam
etti.
Ancak çok sürmedi, bizim bahçe grubu ,daha fazla dışarılarda donmamak için uslu uslu gelip ,birer ikişer masalarına oturdular. Sesler biraz azalsa da yine müzik dinlemeye elverişli bir ortam kalmamıştı.Sohbet muhabbet gırla gidiyor.
Kalkalım bari,dedik,böyle olmayacak.İster istemez gürültüden etkileniliyor, ortamda bir negatiflik oluştu bir kere. Hesabı verip kalkarken müzisyen genç kendine ulaşan bir isteği yanıtlıyordu;
''Kim istedi bu Ankara'nın Bağları şarkısını bilmem ama burasını ortamı görüyorsunuz,11 den sonra arkadaşları discoya alalım, Ankaranın Bağlarını orada dinleyip göbek atsınlar..''
Biz dışarı çıkarken kalabalık iletişimci gruptan genç bir kadın şımarıkça bağırınıyordu;
''O zaman mihribanı çal, mihribanı...''
İnanamadım.
Böyle kurumsal, böyle büyük bir iletişim firması çalışanları hangi ortamda
nasıl davranmaları gerektiğini öğrenselermiş keşke..Bizim evin karşısındaki dershane öğrencileri ancak teneffüste bu kadar yaygara ve şamata yapıyor.
Nedir bu otuzlarına ,belki kırklarına gelip, nerede nasıl davranacağını bilememek.
Şöyle düşünebilirler, iki gün toplantıya gelmişim, vur patlasın, çal oynasın yapayım.Tamam da koca otelde bir çok yer varken, insanların biraz müzik dinleyip,keyif yapacağı ufak bir salonu tercih etmek, müzisyenle inatlaşmak,onun yaptığı işe saygı duymamak nasıl bir duygu ,anlaşılır değil.
Sanki kendi işleri iş, diğerleri boş iş.
Etrafı biraz gözlemlediğimizde, insanların ,''özgür davranıyoruz''kisvesi altında adabı muaşeret kurallarını hiçe saymayı alışkanlık haline getirdiğini görmek,
üzücü oluyor doğrusu..ne dersiniz..

üç malzemeli börek


Evlatlar okullarına gidip ,evde yine  bir eşim bir de ben kalınca mutfak işleri azaldı. Pratik,hafif yemekler tercih etmeye başladık. Sağlıklı yaş almak açısından bu mühim bir konu. Tabii ki evlatlar içinde ,eve geldiklerinde elimden geldiğince sağlıklı menüler hazırlamaya dikkat ediyorum artık. Ne kadar erken başlarlarsa sağlıklı beslenmeye özen göstermeye,  onlar için o kadar iyi olur.
Herkesin sağlık öyküsü ayrıdır ama çoğu hastalığın beslenmeyle birebir ilişkisi vardır,eminim. Mesela ben uzun yıllardır tansiyon ilacı kullanmamı, çocuk ve gençliğimde aşırı tuzlu yememe de (diğer sebeplerle birlikte)bağlıyorum. Tuzun fazlasının ne kadar zararlı olabileceğini yaşayarak öğrendim.Şimdi beslenme ile ilgili konularda doktorlar her platformda açıklamalar yapıyorlar, bizi bilgilendiriyor, aydınlatıyorlar.
Şanslıyız.
Efendim konu başlığı üç malzemeli börek lakin oraya gelemedim daha. Yemek tarifleri o kadar çok ki akıllı telefonlardan sonra ''bugün ne pişirsem'' derdine düşen pek kalmamıştır sanırım. Bu konuda İnstagramda takip ettiğim bazı kullanıcılar  pek güzel tarifler veriyor. Bunlardan bir tanesi Canan Hastürk
namı diğer ''@fitmühendisçe'' . Üç malzemeli börek tarifini ondan aldım,
Çok lezzetli oldu.Yapımı gayet kolay;
* 3 yumurta,
* 3 çorba kaşığı yoğurt,
* 3 çorba kaşığı un..
Kendisi buğday unu dışındaki diğer un çeşitlerini önerse de ben 1 kaşık mısır unu, 2 kaşık buğday unu kullandım.
Karbonat  kullanmadım(bana dokunuyor)
*tuz karabiber,kekik.
Ve içine arzunuza göre isterseniz peynir çeşitleri, belki zeytin, yeşillikler,
baharatlar konabiliyor.
Çok az tereyağ ile yanmaz yapışmaz tavada, kısık ateşte , kapağı kapalı
alt üst pişiriyorsunuz.Benim tavam biraz genişçeydi, karbonat da kullanmadığım için pek kabarmadı.
Tadı çok lezzetli oldu. Her öğüne yenilebilir bir yemek.Hafta sonu denemek isteyenler için yazayım dedim.
Mutlu bir pazar günü sizinle olsun..

cüzdan mevzuu


 Yukarıdaki resim 16 Nisan 'da çekmişim ,halkın cebini etkileyen rakamları 2017 ve 2018 tarihleri arasını mukayese ederek gösteriyor. O dönemde bir artış olmuş resimlemişim.Geçene akşam da her akşam seyrettiğimiz Fox Haber de seçim sonrası yani 25 Haziran 2018 ve okulların açıldığı gün olan 17 Eylül 2018 tarihleri kıyaslanmış.
Görüyorsunuz işte, nereden nereye gelmiş.
Düşünün bakalım aldığınız maaşlar nisan ayında neydi? Eylül ayında ne oldu?
Yukarıdaki göstergeler kadar arttı mı?
Sadece ekranlarda görmüyoruz tabi. Hepimiz bir ev geçindiriyoruz. Faturalar
arttı, pazarda fiyatlar artık neredeyse 6-7 TL den başlıyor, kasaplarda et fiyatlarına zaten yanaşılmıyordu bir de şarbon vakası ile üzerine tüy dikildi.
Fazla söze gerek kalmıyor..
Günaydın..

Not;Çayın yanına simit güzel olurdu ama simide 25 krş.zam zam gelmiş;
       1 lira 50 kuruş olan simit fiyatı 1 lira 75 kuruş olmuş..

asla mı asla bir MİM ;



Asla Yapmadım;
inatçıyımdır, yapmam dediysem, yapmamışımdır.

asla itiraf etmem;
şişşt herkesin bir sırrı olabilir.Söylemem..

asla dememeli;
çocukları bunaltmamak adına, devamlı şunu yaptın mı ,bunu yaptın mı  dememeli..


asla söz etmem;
hoş olmayan şeylerden..


asla gitmem;
Temmuz-Ağustos sıcağında güney illerimize..

asla bitmesin;          
mavi gökyüzünün beyaz pamuklu bulutları..

asla yemem;
bakla..

asla hazetmem;
çıkarcı insanlardan, emrivaki işlerden..

asla vazgeçmem;
Evlatlarımdan.

asla affetmem;
Rahmetli Yıldırım Gürses'in güzel sesiyle söylediği;
Ateş olup yaksan da ,gonca güller taksan da,ahu olup baksan da
Affetmem ASLA seniiii..



sondan başladığım blog komşusu MAİ'nin mim sorularının cevapları işte böyle.Bakarım demiş,  yaparım demiştim.Ne zormuş.Hem yokmuş benim öyle pek ''Asla ve kat'a'' larım.Belki yaş gereği o kadar katı bir insan olmaktan caymışım. Grileri gören tarafım ağır basmaya başlamış çoktan.
Asla kelimesi ağır bir kelime ,hayatımızın her anına bulaştırmadan  kullanmalıyız.
Hayat ,söylediğimiz her büyük lafı bize yedirmesini çok iyi bilir.
Büyük büyük konuşmayalım..Kesin tavırlar koyarken ,az biraz pay bırakmayı unutmayalım..
Hadi bakalım, yapmaya niyetlenenlere kolay gelsin..

şaşırtı ceza



Arada sırada E-Devlet'e girip hesabınıza bir bakın. Umulmadık sürprizler
orada saklanmış olabilir. Biz tatile gitmeden önce, öylesine bakarken
alnımıza şak! diye  bir trafik cezası pusulası yapışıverdi. Tabi pusula falan
lafın gelişi. Sadece araç plakası, anlamadığım rakamsal kodlar ve 108-TL
ceza. Şaşırdık! öyle trafikte fink atmışlığımız yoktur, bu yaşta pek dikkatli
gidip geliriz. Kodları araştırdık ki bizim koda tekabül eden 108-TL bedel,
yanlış park yeri cezasını gösterirmiş..
Tarih 16 Nisan. Tabi bu yaşta hafızayı zorladık
 ''ayol biz 16 nisan da nereye gidip nereye yanlış park etmişizdir'' Aradan üç ay geçmiş.Bahar geçmiş, seçim geçmiş, yaz geçti geçecek.
Üstüne üstlük eşim asla otopark dışına park etmez,valeye vermez. Çıkamadık işin içinden.
Öyle kaldı .Herşeyler affa girer, bizim ki affa da girmez ya ,dursun bakalım böyle yeri yurdu belli olmayan ceza mı olur,diye bıraktık.
Tatil dönüşü şak! bir muhtarlık ihbarnamesi''Geldik yoktunuz'' gibilerinden.
Bu arada biz tatildeyken muhtar face hesabından yazmış;
''Minibüs yolunda kaldırım kenarlarına park eden araçlara trafik cezası kesiliyor,
bilginiz olsun'' ,diye ama bizim evin otoparkı var, bu cadde üzerinde park etmişliğimiz ,en fazla 5-10 dakikalığına o da kırkda yılda birdir.
Gidip muhtardan ihbarımızı alınca ,108-TL 'lik cezanın nedeni fotoğraflarla
elimize geçip anlaşıldı.Uzaktan yakından fotolamışlar güzelce.
Efendim olay yerinde; muhitimizde anlı şanlı reklamlarla, konserlerle açılan bir AVM'nin cadde üzerinde, trafik çizgisi ile park olarak ayrılmış yerinde onlarca,dizili araçtan biri olarak fotoğraflanmışız. Sanırım bir kamera varmış.Yola paralel çekmişiz, önümüz arkamız park halinde, dizi dizi araç. Çünkü orada ne bir park yapılmaz levhası var ne de trafiği engelleyecek bir durum. AVM yeni açılmış,araçlarda ön tarafta ayrılan yere sırayla parketmiş, ancak oltaya takılan balıklar gibi, belki de hepsine artık bilmem ya da biz piyango şanslısına, 108.-TL lik cezalar yapıştırılıvermiş.
Kısa gündeki kar.
Cezamızı paşalar gibi gidip ödedik.İçime oturdu mu oturdu.Evde bulunsaydık ihbarı aldıktan sonra 15 gün içinde yapılan ödemelerden indirim yapılıyor.Ama ilkbaharda kesilen ceza, taa sonbaharda mı gelir kardeşim.
Şimdi gördükçe merak ediyorum ben;
her hafta sonu sahil boyu ,hemde en işlek caddede mangal yapıp piknik yapıcaz diye,çift sıra araç park edenlere ceza kesiliyor mu? diye
Geniş  kaldırımlı,dar cadde ve sokaklarda, banka önlerinde, işyeri, dükkan,
okul önlerinde trafiği felce uğratarak park edenlere ceza kesiliyor mu? diye .
Trafik önemli, kontrol edilsin.
Yola çıkınca ''telefonla konuşmadan araba kullanan ''yok mesela.Herkesin
bir eli direksiyon bir eli kulağına yapışık gibi..
Bunlar da görülsün.
Emniyet kemeri taksın herkes; taksilerin müşterisi, okul servislerinin öğrencileri
özellikle.
Öğrenci demişken,
bugün 17 eylül..
Okullar açıldı,bizim evin önünde bir okul olduğundan bunu en net farkedenlerdeniz. Bir neşe ,bir canlılık geldi sokağımıza.Tüm öğrencilere
başarılar ve zihin açıklığı diliyorum.


Masalını Yitiren Dev

  Ağustos ayında tatilde elimdeki kitabı bitirip, okuyacak yeni bir kitap ararken, komşumuzun;
 ''Bak bunu oku ,seveceksin '' diye verdiği Adnan Binyazar'ın (ki okuduğum ilk kitabı) Masalını Yitiren Dev, isimli romanı yazarın çocukluk anıları ile ilgili bir kitaptı. İlginç bir rastlantı ki bu yaz okumak için seçtiğim kitaplardan ikisi ,
iki ünlü yazarın çocuklukları ile ilgili anılarını anlattıkları romanlar olmuştu. Sanırım uzun zamandır okuduğum en güzel iki kitap da bu iki kitaptı;
Özüm Çocuktur  ve Masalını Yitiren Dev isimli kitaplar .
İki usta yazarda ,Özüm Çocuktur  ve Masalını Yitiren Dev isimli kitaplarında 40'lı 50'li yıllar Türkiyesinden ve yaşanan yoksul hayatlardan bahsediyor.
Biri köy çocuklarının dramını diğeri şehirde de ne yokluklar yaşandığını, öksüzlüğü, yetimliği ,akrabalığı,kardeşliği anlatıyor.
Masalını Yitiren Dev isimli kitapta anlatılanlar çok içli. Çok acıklı bir hayat başlangıcı öyküsü.Hayatın acımasız olduğu kafaya kakılırcasına gerçekçi yazılmış. İçinize işleyecek ,yüreğinizi cız ettirecek, gözpınarlarınızı yaşla dolduracak bir kitap.
Kesinlikle okumanızı öneririm.

Kitabı okuduktan sonra bir gün trafikte kırmızı ışıkta beklerken,bir elinde su tabancası diğer elinde cam sileceği arabaların arasında yalınayak dolaşan çocukları görünce,değişen ne ki, dedim.Sekiz yaşında,altı yaşındaki kardeşiyle babasının  hamallık yaptırdığı Adnan ile günümüzde yalınayak çöp karıştıran , başı bitlenmesin diye kazınmış oğlan çocuğunun farkı ne? Zaman geçmiş ama bazı şeyler her devirde,farklı şekillerde devam ediyor.
Hiç mi gelişmemiş  toplumumuz.
Adnan Binyazar da 14 yaşına kadar okul yüzü görmemesine rağmen ,tıpkı Fakir Baykurt gibi köy enstitüleri ve eğitim enstitüleri sayesinde çocukluğundan çok çok farklı bir yaşama geçiş yapmış. Yazdıkları ile bir çok insana dokunmuş, cümleleriyle gönül bağı kurmuş.
Şimdi o kadar kalabalık bir nüfusa sahibiz ve eğitim-öğretimi neredeyse ''paran varsa var'' dahiline sokmuşuz ki acaba elindeki su tabancasıyla, araba camı silmek için kırmızı ışıkta bekleyen yalınayak çocuk, böyle bir şans yakalayabilir mi ?
mümkünatı var mı?
kim bilir..

yazlık da bir yere kadar

Bir ay gibi uzun bir aradan sonra tekrar İstanbul'a dönmenin hüznünü yaşıyorum.Bir burukluk var üzerimde.Garip bir ikilem.Hem evimi özlemişim,hem oraları bırakmak zor gelmiş.
Yeşillik, deniz, sakinlik ,sessizlikten sonra içine düşülen, kalabalık, gürültü, develi cüceli çirkin bina müsveddeleri,bir hengame,bir curcuna.
Tüm güzel şeyler gibi tatil günleri de çabucak bitip, anılara geçiş yapıveriyor.

Tüm gün mandalinaların ne zaman kızaracağını, incecik dalların o koca ayvaları nasıl taşıdığını, bu yıl bol bol ayva reçeli yapacağımızı konuşmak elbette çok daha cazip. Havada hep ılık bir rüzgar. Bir sabah bahçede  fır fır uçuşan kırlangıçlar ne güzeldi mesela.Coşmuşlardı adeta ,dakikalarca kanat çırptılar bahçede.Böyle alçaktan uçmaları soğukların geleceğinin delaletiymiş. Kırlangıçlar sadece uçuşan böceklerle beslenirlermiş.Ay garibanlar birde gök gürültüsünden çok korkarlarmış.
 Onlar bahçede uçadursun biz, uçuk mor renkli yasemin çiçeğinin kokuları eşliğinde sabah kahveleri içip , telefon aracılığı ile bile olsa :)fallar baktık.
 Komşu evlerin tüm ahalisi gelmiş, torun sesleri bahçelerde, parklarda ,kuşlar gibi cıvıl cıvıl..
Sahil deseniz mavi gökyüzü, mavi deniz ,fışır fışır dalgalar, denizde yüzen balıkları izlemek ayrı keyif.Tam kehribar rengini almış iğdelerle dolu iğde ağaçlarının altında eylül güneşini izlemek ayrı bir duygu.
Yanlarında sıralanmış ılgınlar ,rüzgarlara eşlik eder ,sakin sakin sallanır.

 
 Eylül gelip evli evine ,köylü köyüne dönünce sahillerde hüzünleniyor sanki, yalnızlık çöküyor ,bir dalgalar bir kıyılar ,yapayalnız kalıyorlar.
Evet ,dalga sesleri, yerini trafik sesine, guguk kuşları ve ağustos böcekleri sesleri
yerini martı çığlıkları ve karga bağırtılarına bıraktı.
Ahh ahh.
Gel de sabahları evin önünden geçen simitçinin sıcak sıcak simitlerini arama.
Mangal kokuları, evden eve komşu muhabbetleri,  deniz ve güneş yorgunluğu,
akşam bahçe sefaları, çay keyifleri  daha bir sürü, ufacık ufacık mutluluk anlarını gel de arama. Üstelik çocuklarda okullarına dönünce ,bir yalnızlık da bizim eve konacak.
evet evet kesinlikle;
Yaz mevsimi,tatildeyken güzel.

Not:Bu yine tatil sonrası sızlanma yazısı oldu ama
İstanbul'a alışmak zor anacım.

kızım bana yaş pasta yaptı..


Yaş pasta demek hoşuma gidiyor,çikolatalı pasta,kremalı pasta ,doğum günü pastası falandan ziyade yaş pasta demek bana daha iştah açıcı geliyor.Pasta kekinin, ıslaklığını yumuşaklığını henüz yemeden hissettiriyor gibi.
İnstagramda takip ettiğim ''bloghoneybeetle''dan  bir tarifle yaptık yaş pastamızı. İnstagramdan öncede blog yazarıydı kendisi,yani eski komşulardan.
pasta o kadar lezzetli oldu ki kızcemin elinden çıkan bu güzel pastanın tarifini bloguma da ekleyiveriyim dedim,hem unutmam arada bende yaparım ya da deneyen olur belki.Üstelik instagramda sonradan aynı tarifi bulması zor oluyor.Geçip gidiyor resimler,bloglar öylemi ama..Neysee geçelim tarife;
Şöyle ki keki için;
*4 yumurta,
*1 su bardağı şeker ile çırpılır.
içine,
*yarım çay bardağı süt, katılır.
*1 su bardağı un,
*1 paket kabartma tozu,
*1 paket vanılya,
*3 çorba kaşığı kakao ilave edilir ve son bir kez çırpılarak altına yağlı kağıt serilmiş kelepçeli kek kalıbına boşaltılır. 170 derece önceden ısıtılmış fırında 20 dakika kadar pişirilir.
(Kürdan testi yapıp ,pişip pişmediğini kontrol edin)
Beyaz kreması;
*2 çorba kaşığı un,
*1 kahve fincanı  toz şeker,
*1 paketvanilya,
*1 çorba kaşığı tereyağ ,
*2,5 su bardağı süt ile pişirilerek kreması hazırlanır.ara ara karıştırılarak ılıtılır,
iyice ılınınca içine
*1 paket toz krem şanti konularak kıvam alana kadar mikserlenir.(Un kavurulmadan)
Buzdolabında bir müddet dinlendirilir.
çikolata sos;
*1 tatlı kaşığı nişasta,
*2 çay bardağı süt,
*1 çorba kaşığı kakao,
*Yarım çay bardağı toz şeker, ocakta pişirilir, kaynamaya başlayınca içine,
*200 gr bitter çikolata ilave edilerek, ocaktan alınıp karıştıra karıştıra erimeleri sağlanır.
Ayrı ayrı hazırlanan bu kek ve kremalar, soslar en son aşamada birleştirilir.
Ilınan kek kelepçeli kalıptan alınıp altındaki yağlı kağıt çıkartılır ve tekrar kalıba
yerleştirilir.Üzerine;
*1 bardak süt dökülerek o meşhur yaş kıvama gelmesi sağlanır.Islanan kekin üzerine dolapta bekleyen krema yayılır.Ondan sonrada iyice ılınan çikolata sos dökülerek bir spatula ile pastanın üzeri düzenlenir. Kenarlarını biz tarifteki gibi antep fıstığı ile süsledik.Hindistan cevizi de olabilir kanımca.
Bir gece buzdolabında dinlenen yaş pastamız tam tetimatıyla oldu.
leziz mi leziz..
Yani arada bir yaş pasta da yapıp yemiyelim mi?
Hele ki doğum günümse:) kızım kendi eliyle bana yaş pasta yapmışsa,
nasıl mutlu olmayayım ki..



HALİÇ HATTI

Nasıl yağmurlu ,sular seller götüren bir temmuz ayı geçirdik, inanılmazdı.Bir yandan aşırı nemli ,yapış yapış bir sıcak ,bir yandan köpük köpük bulutlu gökyüzü.Aniden boşalan yağmur taneleri. Hele ki en güzeli ,pırıl pırıl güneşli bir havada aniden bardaktan boşalırcasına yağan yağmurdu.Güneş ışıkları gökten inen damlaları pırıl pırıl parlatıyor, sanki yağmur değil de gökten altın renkli simli,saydam inci taneleri düşüyor gibiydi.
Bizde o gün ,bugün ,diye ertelediğimiz Eyüp Sultan gezisini ayın son gününe
nihayet denk düşürdük. Bizim buradan karşıya geçmek(Anadolu yakasından Avrupa yakasına) baya meşakkatli artık. Belki de biz üşeniyoruz, trafik falan
yorucu geliyor. Ama şu aralar İstanbul'da izin mevsimi çoğu insan tatile, memlekete falan gitti.Kalan sağlar yetiyor kalabalık yapmaya hala ama olsun yinede bir ferahlık seziliyor etrafta.
Arabamızı bu bahar ayında açılan AVM lerden birinin otoparkına çekip metroya
bindik.AVM'nin içinden direkt metroya geçiş var.Bu büyük kolaylık oluyor.Metro Tavşantepe durağına kadar uzadığından, eskiden boş gelen metro oldukça dolu geldi ama her nasılsa kibar bir genç bize yerini verdi, oturarak gitme şansına erdik. Gerci o kayan mavi koltuklarda oturmak marifet istiyor. Bildiginiz gibi daha çok insan ayakta istiflenip yolculuk yapsın diye, oturma koltukları kenarlara tek sıra halinde dizili. Kalın mika ya da plastik gibi bir maddeden, sert oturaklar. Bir de kaygan..Ayol her kalkış ve duruşta herkes birbiri üzerine kaykılıp duruyor.Neyse metrodan in, Marmaray'a geç,Üsküdar'da in, şehir hatları vapuruna geç. Nihayet mavi denizin üzerinde ,boğaz ve sonrası haliç manzaraları ile Eyüp'e doğru yola devam ettik.
(İstanbul gibisi var mı? dedirten büyülü manzaralar)
                        (Deniz kenarı,deniz havası mutluluk ,huzur ve yaz sıcağında                                                      acayip serinlik veriyor)
       (Bizimde gondollarımız,pardon sandallarımız varmış, biraz alaturka ama olsun, zaten biz de alaturkayız.)
Üsküdar -Eyüp arasında Şehir Hatları iskelesinden , her saat başı hareket eden motorlar var. Üsküdar'dan kalkan motorlar ,sırayla Karaköy, Kasımpaşa, Fener, Ayvansaray, Sütlüce ve Eyüp iskelelerine uğruyor.(1,95-tl) Yaklaşık 1 saat sürüyor,geze geze, trafiğe takılmadan seyahat edebileceğiniz ,harikulade manzaralı bir alternatif yol.  Biz Eyüp'e gittik. Daha önce gördüğüm, Eyüp Sultan türbesi ile ilgili geçen yazımda yazdığım olay, disiplinini yitirmiş neyse ki yine kadın erkek ,ayrı ayrı giriş ama içeride herkes istediği gibi duasını ediyor, neyse Allah kabul etsin diyip, geçeyim.

Biraz zaman geçirdiğimiz İstanbul'un bu güzel köşelerinden yine aynı yolla döndük, Karaköy'de bir yemek molası verdik. Sonra yine vapurla bu kez Karaköy-Kadıköy hattı.Arkasından Kadıköy-Tavşantepe metro istasyonu..
AVM otopark ve en nihayet evim evim güzel evim modu:))
Yani sanırım İstanbul'da bir gezmeye gitmek  ,yollarda geçirilen çokça saati göze almak demek.Gittiğiniz yerde ancak şöyle bir soluklanma vakti kalıyor insana.
Eve gelince de tabi ''canım evim, bi yorulduk sorma'' oluyoruz.

Özüm Çocuktur



Geçtiğimiz günlerde yazdığım gibi, temmuz ayı içerisinde okuyacağım diye aldığım kitapları bitirdikten sonra bir değerlendirme yaptım.Hangisini, tekrar oku deseler, okurum?Ve beni en çok etkisi altına alan kitabın;
Fakir Baykurt'un ''Özüm Çocuktur'' isimli hayat hikayesinin ,çocukluk kısmını anlattığı roman tadında kitabı olduğuna karar verdim.
Nasıl güzel bir anlatım, nasıl güzel, dürüst, doğal ,dümdüz hikayeler.
Fakir Baykurt Akçaköy'de geçen çocukluğunu ,hayallerini, kardeşlerini,annesini,babasını, komşularını öyle güzel anlatmış ki 30'lu 40'lı yıllarda köylerinin ve komşu köylerinin halini ,Tahir'in gözünden öyle sahici anlatmış ki yaşamış, görmüş gibi oluyorsunuz.
Sanki yanı başına çömdüğünüz dedeniz ,size çocukluğunu anlatıyor.
Bana bunu hissettirdi, elimden bırakamadım.Kısa kısa anılar; kimi komik, kimi trajıkomik, kimi acıklı, kimi hüzünlü, kimi sizi öfkelendiren,vay be dedirten hikayeler.
Fakir Baykurt'un hayatını kaleme aldığı sekiz ciltlik serinin diğerlerinde gözüm şimdi,onları da ilk fırsatta okumaya çalışacağım..

şaşkın..


 orada duruyordur.
bakmasını bilmezsen, göremezsin.
aranır durursun.
şaşkın.. şaşkın... (bi tıkla)

ağlasun ,sagalassos


Kartal yuvası gibi tam tepede konumlanmış ,müthiş güzel bir otelde kalıyoruz.
Bu ilçe için umulmadık ölçüde konforlu.Bahçesi güllerle dolu.Kocaman ,siyah, parlak tüylü bir köpekleri var.Her gelen misafiri otel kapısında sessizce karşılıyor, giden misafirlerinde peşlerinden ağır ağır yürüyerek, otobüslerine kadar uğurluyor.Otobüs hareket edince tok sesiyle bir kez havlıyor,sonra başı önde kuyruğunu düşürmüş tekrar oteline geri dönüyor. Bizi de öyle yolculadı. Siyah kocaman köpek bizi evimize dönüyoruz sanmıştı lakin dönmeden önce otelden seyrine doyulmayan o koca Akdağ'ın yamacında, taa yukarılarda kurulu antik kenti görmeye gidecektik.
Sagalassos..
Burdur'un Ağlasun ilçesinde dünyanın en yüksek rakımlı antik tiyatrosu ve
şehir kütüphanesi bulunan Pisisdia'nın başşehri Sagalassos antik şehri.
Sırtını Akdağ'a yaslamış 1600 m.yüksekte kurulu bu antik şehir zamanında
Büyük İskender tarafından fethedilmiş.Pergomon krallığı,Romalılar,
Bizanslılar gelmiş geçmiş bu çok eski yerleşim yerinden.Altın çağı M.Ö.1.yüzyılda yaşadığı düşünülüyor.M.S.6 .yüzyılda depremler ve veba salgını nedeniyle terkedilmiş. Selçuklular dönemine gelindiğinde şehir daha aşağılarda kurulmuş ve yukarıdaki şehir unutulmuş.
Ta ki 1907 yılında gezginler tarafından resimleri çekilinceye kadar. Burada
yapılan kazılar hala devam etmekte. Tabii ki ve ne yazık ki bu kazılar yine
Belçika'da bir üniversite tarafından yapılıyor.Kazıdan çıkan antik eserlerin önemli bir kısmı Burdur Müzesinde sergileniyor.







Antoninler Çeşmesi antik bir çeşme ,kocaman bir meydanın başında yapılmış. Büyük bir firmanın yaptırdığı restorasyonla hala şarıl şarıl sular akıyor çeşmeden, fevkalade güzel..

Medeniyetlerin gelip geçtiği , bu kadar yüksek bir dağa nasıl ,ne şekilde kurulduğu insana şaşkınlık verecek kadar büyük bu antik şehirin manzarası doyumsuz.Tek kelime ile..


evde bir kriz çıktığında?


Mesela bir sabah ,büyük bir şangırtı sesiyle yataktan fırladınız.
Önce aklınıza deprem geldi.Öyle ya İstanbul'da her an olabilecek bir afet. Lambaya baktınız ,ohh!sabit,sallanmıyor.Cam kırılması ya da koca bir aynanın yere saçılmasını andıran gürültülü sesin nereden geldiğini anlamak için evde her yeri dolaştınız. Asayiş berkemal.'Dışardan gelmiş herhalde 'diye ,bir oh çektiniz. Eliniz, aniden uyanmanız dolayısıyla küt küt atan yüreğinizin üzerinde bir süre dolaştı.
Hafif hafif oğdunuz.Mutfağa gidip bir yudum su içtiniz.
Ev ahalisi de uyanmış 'n'oluyo 'diye sersem sepelek dolaşıyor.
Şöyle bir elime yüzüme su serpiyim diye banyoya gittiniz ki ,aman Allahım!!
 o da ne, yerler sıvama kireç, boya ve alçı kaplı .Faltaşı misali açılan koca gözler, tavana yönelince gördünüz ki koskoca tavanın kaplamasının yarısı yerle yeksan olmuş, gri çimento renkli boş bir tavan yukarıda öylece duruyor.
Banyo tavanının yarısı ,tamda küvetin üzerine gelen kısım olduğu gibi düşmüş. Her yer toz duman içinde.Ayaklarınız geri bir iki adım atıp hafifçe ağzınızdan çıkan  ''Aaa tavan çökmüş'' ..iki kelime.
Telaş ve sinir bozukluğu ,farkında olmadan bir sakinliği getirip bünyenize yerleştirmiş.Aman durun basmayın her yere yayılmasın kireç artıkları, derdine girmişsiniz. Tam da titizliğin zamanı. Diğer yandan eşinizin yüzü ağlamakla ağlamamak arası donmuş.
''Az önce tuvaletteydim ya benim kafama dağılsaydı kilolarca tavan'' diye panikleme durumundan ,usta nasıl bulucam sorularına geçmiş bile..
Şükür şükür.Kafanıza çökmedi ya.İçerde olaydınız,aman aman,verilmiş sadakanız varmış.
Sonra garip bir şekilde ev halkı bu manzarayı içine sindirince henüz saat sabahın kör karanlığı olduğundan ,hiç bir şey olmamış gibi gidip yattınız.Tabii ki sağa dön sola dön.Olayın nasıl olduğu ,nasıl yapılacağı fikirleri kafadaki tilkileri döndürüp kovaladıkça,uyku ne mümkün..
Zaten banyo öyle haldeyken uyumaya çalışmak nedir yahu? diye fırladınız.
Çöp torbaları, süpürgeler, çekçeklerle banyonun tabanı temizlendi.Sonra usta
bulma çabaları sabahın ilerleyen saatlerinde.Tabii ki ustalar öyle hemen demez, yarın gelirim abi, hallederiz abi. Bu arada yıllardır banyoları yukardan akan ve sık sık uyarılan komşulara da durumu ahvali gösterdiniz.
Adam inanmadı ,tabureye çıkıp tavanı elledi ıslak mı kuru mu diye. Kardeşim niye düşsün, olmuş işte bir sızıntı.
Velhasıl işte böyle tadilat gerektiren ev sorunları ,nedendi, nasıldı, kimdendi
baya bir krize neden olabiliyor. Panik olmadan, sakin halledebilmek büyük marifet galiba..




HİPPİ


Hippi,Paulo Coelho'nun   1970 yılında dünyayı kasıp kavuran hippilik felsefesi
akımı içersinde, kendi hayatından bir bölümünü hikayeleştirdiği bir roman.
Aslında birazda yol ve yolculuk romanı.
Genç Paulo Peru,Brezilya,Hollanda gibi pek çok ülkede yaptığı ilginç seyahatler sonrasında, o zamanlar dünyanın en ünlü ve merak edilen meydanlarından olan Amstredam'daki Dam meydanına geliyor. Niyeti bu duraktan sonra,dünyanın merkezi olma yarışında ikinci sırada olan Londra'daki Piccadilly Circus a gitmek. Lakin Dam meydanında karşılaştığı genç ve  güzel hippi kızı Karla, dostça yaklaştığı Paulo'yu  ne yapıp edip  Nepal yolculuğuna ikna ediyor.
Nepal'e  Magic Bus isimli bir otobüsle ve kendisi gibi özgürlük, barış, başka bir dünya arayışı içinde yirmi hippiyle seyahat etmek Paulo'ya ilginç geliyor bu deneyimi yaşamak için Karla ile yola çıkıyor.
Geçtikleri ülkeler ve yaşadıkları , tüm yolcuların yeni tecrübeler edinmelerine,
kendilerini tanımalarına yol açıyor.
En son bir hafta kalacakları İstanbul'a geliyorlar. Paulo İstanbul'da, döne döne dans ederek ,bir çeşit trans haline girdiklerini düşündüğü müritlerine hayranlık duyduğu sufilik öğretisinin arayışına giriyor.
Peki Paulo, çok ilgisini çeken sufilik ile ilgili merakını giderecek mi?
Karla ile dostça başlayan ilişkileri yine Karla'nın isteği ile aşka doğru dönecek mi?
Karla ve Paulo'ya ne olacak?
Diğer yolcular İstanbul'da neler yaşayacak?
Evet kitabın son bölümü,bir çok ülkeden geçip geldikten sonra  İstanbul'a bağlanıyor.İstanbul ve insanlarından bahsediyor.
Kitapda  anlatılan başka bir dünya , özgürlük ve barış isteyen hippi insanları olmakla birlikte,bence esas konu   Paulo ve Karla'nın ilginç arkadaşlıkları .
Hippi'nin kapak tasarımı rengarenk. 5 ana renk olarak tasarlanmış.Benimki pembe olandı.
Bir dönemi ve insanlarını ,yaşanmışlıklar çerçevesinde anlatan ,rahat okunan
güzel bir Paulo Coelho romanı.Tavsiye ederim.
(Çeviri; Emrah İmre)

Günaydıın..şiist, sessiz..

kırmızı boncuklu iplerin şıngırtısı balkona girip çıkarken evin sessizliğini bozuyor. Boncuklu perdeyi usulca kenara toplayıp , kenardaki çengele tutturuyorum. Uyanmasınlar diye parmak uçlarımda geziniyorum içerde.
Yaz sıcağında serinlik olsun diye halıları ,süpürüp ,rulo yapmış duvar kenarına dizmişim. Soğuk taşlara yalınayak basmak, sabah serininde bile iyi geliyor.
 Çayı demleyip ocağın altını kısıyorum.
Bilgisayarda  düşük sesle ,  LP-Lost On You  çalmakta, hafif hafif. Sabah balkonda, akşam balkonda, kahvaltı ya da akşam yemeği hepsi balkonda.Hayatımızı balkonda yaşar olduk yaz ile birlikte.
Kocaman kıpkırmızı ama öyle böyle değil ,bildiğin tam bir bayrak kırmızısı açan yeşil yapraklı bir hibuscus yani Japon gülüm tam balkon köşesinde duruyor. Balkonda kök salmış bir ağaç edasında. Ö. onu dairenin dışına,
apartman holüne taşımaktan yana. Çünkü bu güzelim çiçeğim solacak diye, salonda klimayı açamıyor.Klimanın açılmasıyla ,dışarda duran o koca motorunun tüm sıcağı içeri vuruyor ve zavallı çiçeğim bu korkunç sıcağa dayanamayıp tüm
yapraklarını döküyor. Başımıza geldi, tecrübe ile sabit.
Tek çatışmamız bu olsun,diyoruz. Havalar o kadar da öfletmede ki daha.
Dur bakalım.
  Akşam ki tren kazası aklıma geliyor,internette haberlere göz gezdiriyorum.
yüreğim burkuluyor, ölenlere rahmet diliyorum, yaralılara şifa diyorum.Gözlerime iki damla hüzün oturuveriyor.Gece yayın yasağı gelmişti
kaza haberlerine,olacak şey değil.İnsan hayatı ne kadar önemsiz bir ''Hava muhalefeti'' bahanesi, bir iki taziye ile kapatılacak diye üzülüyorum.

Balkon kenarından çığlık çığlık bir kırlangıç geçiyor, bir an dikkatimi dağıtıveriyor.
Bu sabah yine karga ve kırlangıç çığlıkları uyandırdı erkenden zaten.Karşı inşaatın sesini bile bastırarak bağırışıyorlardı.
Bugün yeni sistemde yemin töreni falan var tüm medya oturup kalkıp onu konuşacak, tren kazası arada derede bir haber olarak kalıvericek diye dertleniyorum.
En iyisi  haberleri boşvermek, diyerek,blog yazılarına dönüyorum.Sıra ile aksatmamaya çalışarak okuduklarım var ,tıpkı günlük gazeteler gibi.Seviyorum blog komşularımı takip etmeyi.Güne böyle başlamak iyi geliyor.
Kırmızı kırmızı açan hibisküslarıma bakıyorum.Ne güzel açmışlar diyorum.
Şükrediyorum. 
Her şey için.


Temmuz'da birlikte olacağım hikayeler

''Herşeyin başı sağlık'' ,
cümlesini, hayatımızın baş köşesine koymamız gerektiğini ,
yine ve yeniden tecrübe ederek geçirdiğim bir Haziran ayı sonrası gelen
Temmuz ayında okuyacağım kitaplarım bunlar.
Dördünü de bu ay bitireceğim diye iddia etmiyorum ama uzun sıcak günlerle
dolu Temmuz ayı, 'deniz- güneş- kum' modu biraz uzakta duruyorsa, en güzeli
koca gövdeli, büyük yapraklı bir çınaraltı, püfür püfür bir deniz kenarı çay bahçesi ,hiç yoksa bol çiçekli, gölgelikli bir balkon masası gibi serin köşeler bulup ,en sevdiğinden dondurmasıydı ,limonatasıydı ,çayıydı kahvesiydi eşliğinde kitap okuyup arada da güzel güzel yazılar yazmayı ihmal etmemek.
Her mevsim güzel,
yaz daha bir güzel..


Japonlar şu soruyu düşündürttü?

Temizlik nereden gelir?
İmandan mı?..Görgü den mi?..Eğitimden mi?
Bu konuda Japonlardan örnek alacağımız, öğreneceğimiz çok şey var anlaşılan.
Daha öncede okullarını temizleyen minik Japon öğrencileri ile ilgili videolar izleyip hayret içinde ve fakat hayran kalmıştım. Bu kez Japon Milli takımının
2018 Dünya Kupasında yaptığı örnek alınası davranış beni yine hayran bıraktı.

Belçika ile oynadıkları 2018 Dünya Kupası maçından sonra elenen Japon Milli takımı ,üzülerek sahadan ayrıldı. Lakin tüm medyada yer alan o habere göre ;soyunma odalarını tertemiz temizleyip, pırıl pırıl yaptıkları, masanın üzerine de Rusça bir ''Teşekkürler'' yazısı bırakıp öyle veda ettiler 2018 Dünya Kupasına.
Bu konudaki haberlere göz gezdirince gördüğüm resimlerde, aynı alışkanlığın Japon seyircilerde de olduğu, seyrettikleri maçlardan sonra tribünleri temizleyip, ellerindeki çöp poşetlerine ,etraftaki çöpleri doldurduklarını gördüm.
Aslında tıpkısının aynısı bizim toplum,diyeceğim..
Yani bizlerde , hadi maçı geçtim, haftasonu sahillerde mangal yapıp ,piknik
yapıp giderken mutlaka çöplerimizi toplarız!
Ya da parklarda çitleyip attığımız çekirdek kabuklarını ,öbek öbek bırakmaz
toplarız.!
Yani ,örnekleri çoğaltabiliriz.
Ne fayda.
Demem o ki , bu etrafı , yaşadığımız dünyayı temiz tutma, evimiz gibi görme,
koruyup kollama işi bir eğitim, görgü,nezaket ve saygıdan ileri geliyor.
Bunu nasıl başarıyorlar, bilemiyorum ama  çoğu ülke insanlarına örnek olmalarını dilerim.



aşk uykusu


Dün bir alarm ortamındaydık. ''Dolu Geliyor'' alarmı.Tv de izlediğim ,konuyla alakasız Medya Mahallesinde bile , aman dikkat uyarıları yapıldı.
Geçen dolu yağdığında biz İstanbul'da değildik,felaketi yaşamadık.Ama Allah korkutmasın, nasıl bir afet ise konu komşu , sitenin kapalı garajına arabalarını
çekmek için adeta yalvardı.Keşke yer olsaydı da tüm arabaları kapalı garaja
sokabilseydik. Medyada gördüğümüz o üzeri her türlü malzeme ile örtülü araçlardan ,bizim sokakta da görüldü. Bir panik havası yaratıldı , gri bulutlar
tüm gün gökyüzünde oradan oraya rüzgarlandı.
En azından bizim buralarda korkulan olmadı. Biraz gökgürültüsü, yağmur,
serinleten rüzgarlı bir hava ile geldi geçti. Lakin hava, temmuz ayına koşturan yaz mevsimine inat, ekim kasım gelsin inadı içerisinde sanki.Gökyüzü grisinin bozmamakta direniyor,rüzgarlar serin serin eseceğim , banane babane, diyor.
Evde can sıkıntısından, ne seyretsem diye bakınırken,adını hatırlayamadığım blog komşumda gördüğüm , daha öncede kitabını okuduğum,( daha önceki yazım burada )Aşk Uykusu  filmine takıldım. Kitabı okurken ki ,zihnimde canlandırdığım kadın kahramanım Gökçe Bahadır'a pek benzemiyordu ama Gökçe Bahadır'ı sevdiğim için filmi de beğenerek izledim.
Lakin kitabı mı ,filmi mi? derseniz.
Son , kat'i kararım Aşk Uykusu kitabıdır.
Filmini seyretiyseniz bile, kitabını okuyun derim.

tatlı hayal , acı gerçek


A- gel seninle seneye survıvora katılalım,
B- ?? ... nasıl?
A- survıvor diyorum.Bu kadar egzersiz boşa gitmesin, sabah akşam
bir saat çalışıyoruz ,baya kaslanırız o zamana..
K- Ali bey sol kol yukarı ,evet öyle,aaferin..
B- tabi tabi hah haa haa:))
A- benim yapacağım iki oyun garanti ,mesela hani şu havuzun üzerinde
birbirlerini minderle ittiriyorlarya , ben onu kesin alırım. Bir de şey var
bir kalası ikişer kişi yanlardan terse ittirip,hani boyalı suyu dökmeye çalışıyorlar
işte o da bende..
K- Ali bey konuşurken saymayı unutmayın lütfen ,kaç oldu?
B- Biz bir yataktan kalkalım da Ali bey survıvor sonra..
A- Niye kalkmayacağız ya huu..Ben seneye köye gidip kiraz toplaycam,
hepinize birer sepet hazır yani, ona göre.
B- Nerelisiniz?
A- Çankırı,güzeldir kirazları..
K- Evet Ali bey bugünlük bitti..Sizi alalım şimdi yataktan. Odanıza indirsinler
akşam üzeri yine bekliyor olacağım ona göre iyi dinlenin.

Tekerlekli sandalyeye dikkatlice oturtulan Ali bey, hareket edemeyen ayaklarına
hem nefret, hem sevgiyle bakar gibi geldi yanımdan geçerken. Başka memleketten olduğunu düşündüğüm ,çekik gözlü ,ince yapılı uzunca boylu
yardımcısı genç, sandalyeyi yavaş yavaş iterek asansöre götürdü.Yan odadan duyduğum neşeli ,enerji dolu sesle, yanımdan geçen bitik görünümlü,
şişman, yüzü sarıya dönmüş, kollarına açılmış damar yolları bir bantla kapalı
yorgun adam ,kiraz toplama, survıvorda yarışma hayali kuran,
bu Ali 'miydi, diye düşündüm.Kalın boynunun  taşıyamadığı başı, öne eğikti.
Hayaller ve hayatlar..
Ne tuhaf.
Bazen bedenler başka ,ruhumuz başka başka yaşıyor gibi..

bugün oy kullanmaya gidiyoruz...

Sabah erkenden maaile gidip oyumuzu kullandık. Serin, yağmurlu bir haziran günü.Saat 9, yollar kalabalık ,herkes sandığa gidiyor. 🇹🇷🇹🇷
Umarım  en iyi sonuçlar ,güzel Türkiye 'min olur.

patatesçi geldii



24 Haziran pazar günü yapılacak ülkemiz için çok çok önemli seçim öncesindeki son hafta liderleri dinliyor, bazılarıyla umutlanıyor (''Yine yeniden'') bazılarına ağzımız açık ,şaşkın şaşkın bakakalıyoruz. Fırından buzdolabına, kek çeşitlerinden 15 yıl önce, bizim hiiç hatırlamadığımız hallerimizi dinliyor ,vay be!ne kadar gelişmişiz meğer ,diye hayret hayret bakıyoruz.
Bu arada hayat pahalılığı sinsi , sessiz fakat mutfakları derinden etkileyerek hızla ilerliyor. Gündeme pahalılığı ile bir anda gelip oturan soğan ve patates bunun en iyi göstergesi.


İşte içime doğmuş gibi, geçen yıl , 2017 Nisan ayında ,yani yaklaşık 1 yıl önce bizim pazarda patates soğan sergisini çekmişim, kilosu 1,5 TL ki, biz bunun 1TL nin altında olduğu zamanları çok çok iyi biliriz ..
Soğan hani o bildiğimiz her yemeğin olmazsa olmazı, kuru fasulyenin arkadaşı, çoban salatanın baştacı, balığın yanına bile en çok yakışanı kuru soğan artık dolarla endeksli 6 TL olmuş.Yani biz ki bol soğanlı zeytinyağlı yemeklere  bayılırız, nasıl olacak şimdi.
Alışverişte alırken sormadığımız bir soğan patates kalmıştı;
-Yerli di mi evladım bu? diye
şimdi artık onu da sorucaz anlaşılan..
Patates yazı konusu olur mu demeyin. Gıda konusu çok önemli bu konuda yazılmış Saklı Seçilmişler kitabı ile ilgili yazıma bir göz atın o kitabı herkes okumalı bence.
Yani bu ülkede , bu verimli topraklara, ekip biçilebilecek sınırsız tarım arazilerine, göllere, nehirlere sahip bu topraklarda bir patates ve soğan bile
pahalı diye haber oluyor, dolar kuru ile değerlendiriliyor,6 -7 TL.den konuşuluyorsa ,ben de bunu buraya not olarak koyarım.
Efendim sonra ileriki yıllarda
-..bundan onbeş yıl önce evlerde buzdolabı yoktu ,fırın yoktu  ,o yoktu bu yoktu,
herşeyi biz getirdik ,götürdük...diye konuşanlar olmasın.
Malum gündemde her gün yeni bir şey, her gün başka bir olay.
Biz bu ülkede patatesi soğanı ne zaman bir ziynet değerinde görüp, boynumuza beşi biryerde diye takarak  ironisini yapmaya başlamışız ,yazalım da unutulmasın.
Nereden nereye,
vah halimize arkadaş,vah ki ne vah!...

bir bayram böyle geçti..



Gökgürültüsü sağanak,çakan şimşekler eksik olmadı.Bir bereketli bayramdı ki
sorma gitsin.
Çocuklar yine kapı zillerini aşındırdı. Galiba bu hala süregelen en güzel  bayram geleneği.Kapıyı açınca uzata uzata;
''İyiii baaayrammlaaar teyzeee'' diyen ,ufak ufak çocuklar şeker, çikolata dolu
torbalarla size hafif utangaç, çekinerek ama kocaman gülerek baktılar.Tertemiz
giyinmişler, oğlanlar saçlarını özenle taramış, kızlar en renkli en süslü tokalarını
takmışlar.

Her gidilen yerde ikram edilen çikolatalar, kahve yanında yenilen tatlılar ile
bayılan midelerin , 'şöyle bir tuzlu ikram olsada içimi bastırsa' isyanlarına girmesi.
Akşamları evlerde televizyon ekranlarında, liderlerin siyasi nutuklarına karışan, spikerlerin Ronaldo üç gol attı, Salah acaba oynar mı,Messi penaltı kaçırdı(vahh vah) yankıları..Malum bir yanda Rusya'da Dünya Kupası var, memlekette son yıllarda yaşayıp yaşayacağımız en önemli ,büyük bir seçim maratonu var. Bu nedenle beyler evlerde ,ellerinde Tv kumandaları ile baş köşelere çoktan yerleşti.

Tabi yüreğimizi yakan Sakarya'daki minik zeytin gözlü, kömür renkli minicik,
yavru köpeğini başına gelenler tüm memlekette hatta tüm siyasilerde büyük bir infiale neden oldu ki hepsinin aklına aynı gün ve anda Hayvan Hakları ile nasıl mücadele edip ,nasıl yasalar çıkaracakları düştü. Oysa zaten yıllardır bu ülkeyi
onlar yönetiyorlardı yoksa unutmuşlarmıydı  ya da bizim unuttuğumuzu mu sanıyorlardı?
Babalar günü de bayramın en son gününe denk gelip, çifte kutlamaya vesile oldu . Şeker bayramına son , üçüncü gün noktasını koyarak bayramla vedalaşma
vaktinin geldiğini bildirdi. Hayatta olan , olmayan tüm babalar sevgi ile anıldı.
Bir Şeker Bayramı  böylece , futboldu, seçimdi ,mitinglerdi,Babalar Günü idi derken biraz arada kaynadı gibiyse de tatile gidenler yine deniz kum güneş modunda,memlekete gidenler hasret giderme modunda,
evlerde kalanlar (hala kaldıysa ) bayramlaşmaya gelen komşularla (ki bu adet hala devam ediyor mu, bizim buralarda pek yok, ) ya da daha gerçekçisi
whatsApp grupları mesajlaşmaları,instagram ve facebook ile bir şeker bayramı daha geçirdiler.
Cuma , cumartesi ,pazar..
Tatil dediğin göz açıp kapayana kadar geçiverdi..


Bayram bana erken geldi


                                 
Biraz uzak kalıyormuşum gibi geldi. Yazasım var ama şöyle başımı iki elim arasına alıp bir oturup düşünemiyorum ki bu aralar.Dokuz ayın çarşambası bir araya geldi gibi bir şey.
Bu dokuz ayın çarşambası arasında beni mutlu eden şeylerde var, beni çok
dertlendiren şeylerde var, beni yine çok mutlu eden şeylerde var.
Evet ,mutlu eden şeyler ikilendiğine göre ,dertlendiğim şeyi bir köşeye koyarak günlerimi geçiriyorum.

Amma velakin evde tüm kış ,temizlikten temizliğe girilen odalar doluverince,
gönlüme bir huzur geldi ki sormayın gitsin. Tamam ,itiraf ediyorum,
ilk geldikleri bir iki gün çamaşır ve ütü sarıyor  dört bir yanımı,
ama olsun çamaşır dediğin nedir ki yıkanıp kuruyor,yerleşip bitiyor.
Sonra hasretleşip, dertleşip, yiyip içip ,muhabbete devam etme zamanı.
Dörtlüyü tamamladık yine..
Dolayısıyla bayram bana çoktaan geldi.Zaten bu güzel ve bizim aile için özel olan 14 Haziran tarihine ait takvim yaprağındaki mani gibi;

                Sayılı gün tez biter,         Ramazan gelir gider,
                Orucunu tutanlar           Çift katlı bayram eder,
                Olgunu ,hamı gelir,         Cim ile lamı gelir,
                Ramazanın ardından     Şeker Bayramı gelir.

Satırlarımı okuyan güzel gözlere, gönlünce geçirecekleri ,eğlenip,dinlenip,
hasret giderecekleri mutlu bir Şeker Bayramı diliyorum.
Şeker Bayramınız kutlu olsun.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...