Neleri yazarım, neleri yazmam...Acaba?


Sevgili Berlin Berlin ,Derya'nın başlattığı mimle, beni mimlemiş. Uzun süredir blog aleminde ,blogları okuyan ve blog yazan birisi olarak, neleri yazarım neleri yazmam ,diye şöyle bir düşündüm;

Bir kere çok çok özel ,ailevi olaylarımı ,
yazmam.
Yazmışmıyımdır, çok sevindiysem ya da çok kederlendiysem, belki ucundan azıcık yazmışımdır.
Dini konuları,
yazmam.
Herkesin kendisini ilgilendirir.
Makyaj ,moda ilgim ve bilgim dışında,,
yazmam.
Siyasi konulara meraklı birisi olmama rağmen,  direkt olarak
yazmam.
Belki aralara serpiştiririm :)

Bunların dışında;
Gezdiğim ve beğendiğim şeyleri yazmayı severim.
Yemek tarifleri yazmayı severim.
Hayalleri,yaşanan anları, karşılaştığımız küçük hikayeleri yazmayı severim.
Okuduklarımdan, seyrettiklerimden, beni etkiliyenleri yazmayı severim.
İyisiyle kötüsüyle çevresel olaylara tepkim olduysa, yazmayı severim.

Bir de sporla ilgili yazmam. Ama Galatasaray şampiyon olmuşsa çok sevinir
araya dereye bir yerlere yazıveririm:)


Göller Diyarından Burdur ve Eğirdir gölleri



Coğrafya derslerinden biliriz, Isparta, Burdur, Afyonkarahisar,Konya civarında
onlarca gölden oluşan bir bölge var ve burası Göller Bölgesi olarak biliniyor.
İlerde de öyle bilinir mi bilmem, çünkü Burdur şehrinin kıyısında kurulduğu
Burdur gölünün çeyrek kısmı kurumuş.10-15 yıla kadar suları tamamen çekilebilecek kadar tehlikedeymiş Burdur gölü.Karşı kıyısındaki kasabalılar gölün kuruyan kısmından ,araba yolu yapmışlar, gölü dolaşan anayol yerine bu yolu kullanır olmuşlar . Göl çevresindeki ,güllerle kaplı bahçeli yazlık evler ,göl çekilince , yazlık olmaktan çıkmış,suya uzaktan bakar olmuşlar.
Yazık,çok üzücü bir durum.Bu kurumanın sebebi, gölü besleyen akarsuların barajlarla kesilmesi. Tabi bu da tarımsal amaçlı yapılıyormuş.Çünkü gerçekten çok verimli ziraat alanları ile kaplı bir bölgeden söz ediyoruz. Bu sulama işini keşke gölü kaçırmadan yapabilmenin yolları araştırılsaymış.
Burdur gölünün bir ilginç özelliği de suyunun tuzlu olması.Bu nedenle,evrimleşme geçirip, tuzlu suya alışmış bir tür sazan balığı dışında pek balık yokmuş gölde.


Ama tabii ki bu yörede bir birinden güzel, cıvıl cıvıl doğal hayat barındıran,
yemyeşil, masmavi, gürül gürül sularla beslenen bir çok irili ufaklı göl var.
Bunlardan biri ülkemizin 4. büyük gölü Eğirdir gölü.
Gölün kenarında sırtını dağlara yaslamış yerleşim yeri Eğirdir ,yakın zamanda ülkemizdeki Cittaslow City  yani ''Sakin Şehir'' ler arasına katılmış. Gerçektende sakin bir yer. Bir yanı göl ,bir yanı koca  sivri kayalı ,heybetli tepelerle çevrili.
Yurdumuzun önemli bir askeri eğitim bölüğü ,Komando Eğitim Tugayı bu bölgede, bu dağlarda eğitim yapıyor. Aynı zamanda ülkemizde insanlara, yıllardır sağlık hizmeti veren uzman bir kemik hastanesi de Eğirdir'de bulunuyor.
Eğirdir'de en güzel manzara ,sanırım Kartal Tepesinden seyrediliyor.Oldukça virajlı bir yoldan, döne döne çıkılan Akpınar köyündeki Kartal tepesi seyir terasında manzara, kahvaltı, misafirperverlik çok güzel;

Eğirdir'in elması meşhurmuş ufak şehir meydanına kocaman kırmızı bir elma sembolü yapılmış. Gölde balık bol, hatta tatlı su ıstakozu bile yaşıyor.
Karaya sonradan yapılan yolla bağlanmış(Cunda adası misali) iki küçük adası var ;Can ada ve Yeşil ada.Can ada çok ufak,üzerinde sadece bir küçük çay bahçesi var ama Yeşil adada 30 -40 tane kadar, küçük pansiyonlar, yazlık evler ,balık lokantaları bulunuyor.
Göl kenarında ayrıca doğal plajlar var, suya girilebiliyor.


Bir zamanlar genç bir adam ve onun güzel karısı mutlu mesut yaşıyorlarmış bu civarda.Küçük bir kız bebekleri varmış.hayat güzelmiş.Kız bebek yürümeye başladığında hayatları kabusa dönmüş .Çünkü ufak kız bebek yürümekte zorluk
çekiyormuş.Sonra onlara demişler yakınlarda bir göl var, bu gölün kenarında çok iyi bir hastane var ve işinin ehli doktorlar var.Sizin çareniz ordadır.Genç adam ve güzel karısı kız bebeklerin alıp bu güzel gölün kenarındaki hastaneye getirip çocuklarını doktorlara teslim etmişler.Kız bebekleri bu doktorlar sayesinde düzelmiş, koşup oynamaya başlamış, yıllar yıllar boyu sağlık sıhhat içinde yaşamış.
Bu da benden, ufak bir Eğirdir hatırası hikayesi.
Kimi için gerçeğin ta kendisi ,kimisi için bir masal olsun.
Sırada ,diğer iki cennet gibi göl var...
                                                  -1-

teşekkür ederim Handan..




Pazartesi sabahının güzel sürprizi sevgili HANDAN'dan gelen hediyeydi.
Haftaya okunacak yeni bir kitap armağanı ile başlamak şahane. Parlak mavi renkli,şirin bir hediye kağıdıyla sarılı, içindeki ayraca ufak bir not yazılmış, üstelik daha önce okumadığım bir yazarın ilk defa okuyacağım bir kitabını hediye almak beni mutlu etti.
Bu hediye çekilişini ''şartsız'' yapmış olman özellikle çok güzeldi..
Daha nice paylaşımların olsun.
Teşekkür ederim...

ben demiyorum, mahalleli diyor!



demiyoom oğluum.. bak yine Tvlerde boy gösterip yalan yanlış atıp tutuyorlar demiyom, herkes evine bir kilo et alamıyor ,demiyom,
pazara bile yüzlerce lira gider oldu,zam zam üstüne, demiyom,
eğitimin içine ettiler ,demiyom,
ne varsa satıp savdılar, elde avuçda bir şey kalmadı, demiyom,
karpuz gibi ikiye bölündük demiyom,
gençler nasıl iş bulacaklar,demiyom,
sınav sistemleri alt üst oldu demiyom,
üniversiteleri bölüp amip gibi çoğalacak galiba diye düşünüyorlar demiyom,
bir çok eve acılar düştü, kazası belası eksik kalmadı memlekette ,demiyom,
hastaneler olmuş ticaret kapısı, hasta olmuş müşteri demiyom,
hala yalınayak çocuklar ortalıkta çöp karıştırıyor,demiyom,
dolar uçmuş, altın tavanda, maaşlar kuşa dönmüş demiyom,
emekliyle öğrenci şimdi mi akıllarına geldi ,demiyom,
müteahhit cenneti olduk, betonlara büründük demiyom,
sanki bunca sene buralarda yokmuşlar yeni gelmişler,şaşırmışlar, demiyom. 
Ama mahalleli hep diyo ,ben demiyom ,onlar diyolar.
valla içim, şu yediğim nimeti almıyor oğluum,
benim gözüm yok artık ,aklım hep gençlerde oğluum,
hee,
ben ne diyom,
kendim için bir şey istemiyom oğluum,içim almıyo  benim,
aklım gençlerde onlar ne olacak diyom,
ne diyom az kaldı 24 hazirana, bıktık artık ,yeter gari, diyom.
Hıı seçim mi olacak, ne olacak olsun,diyom,
her yıl sandık başına gitmekten bunaldık  diyom,
hiç içim almıyoo valla, sabah bir kaşık yoğurt haa, onla duruyom oğluum..


blog muhasebesi mimi




Blog alemine nasıl girdin? 

Blog alemine küçük kuzenim sayesinde girdim.O yıllarda, yani yıl 2011 yeni emekli olmuşum, öyle o el işi kursu senin, bu altın günü benim ,tv 'de Zahide Yetiş programları, Deryayla geçen saatler ,platese mi gitsem, sahilde yürüsem falan, öyle emekli emekli takılıyordum.Kuzenimde o aralar blog açtı ya da vardı ,hala da başarılı bir blogger kendisi, sevgili Balgözlü Kız onun blogunu takip ederken daldım blog alemine,bende bir blog açmaya karar verdim.İlk açtığım blog deneme gibi olmuştu,Bembeyaz Perde idi ismi ve bir yıl sonra kapattım.Sinema ile ilgiliydi.2012 de Pudra Şekerim isimli bloğumu açtım.Çünkü hem blogları takip etmek hem blog yazısı yazmak, çok keyif aldığım bir alışkanlık haline geldi.

Hangi blog sana ilham oldu?

Kesinlikle Balgözlü Kız .Sevgili Tuğçecim.

Bloga yazdığın ilk yazınla ,son yazın arasında fark var mı?

Olmaz mı:)) Çünkü, şöyle ki ben blogumu önce pasta, börek, yemek tariflemi yazmak niyetiyle oluşturdum.Yemek bloggerlarının ayrı bir birlikteliği ,ayrı bir güzelliği var.En çok o gruptan etkilenmiştim.Yemek yapmayı ve yemeyi seven biri olarak ,tariflerle başladım. Sonraları,zamanla , konu genel yaşam, aile, anlar, anılar ile ilgili yazılara döndü.Arada tariflerimde var tabii.Anne tarifleri:)

Yakın çevrendeki insanlar blogunu biliyor mu?

En yakınımdakiler , eşim çocuklarım, biliyor.Arkadaşlarım blog yazdığımı bilmiyor.
Şimdi böyle yazınca garip geldi.Ama öyle.

Blog yazmak yaşantına ne kattı? Ne çıkardı?

Çok güzel bir hobi edindim.Yazı yazmayı çok sevdiğimi, beni çok rahatlattığını öğrendim.Sadece bloga değil kendimede ufak hikayeler yazmaya başladım,
günlük tutmaya başladım.Fotoğraf çekmeye başladım.
Ne çıkardı dersen; bir sürü boş şeyler çıktı gitti.Sırf bir şeyler yapmış olmuş
olmak için ,'bir çok şey 'yapmaya çalışmıyor, kendi istediğim 'tek bir şeyi' yapmış oluyorum.

Şu anda bu mim yayını ile blogunda kaç yazı ve kaç sayfa görüntülenmen var?

Şu an taslaklarla birlikte 525 yayın görünüyor.Yazıları bazen anında yazıp yayınlarım ,bazen nadasa bırakırım,bazen silerim.
Yıllar içinde ,yayınladıklarımdan da sildiklerim var.
sayfa görüntüleme 290.129

Bu aralar böylece dururken,pek yazasım yokken, bu mim muhasebesi ilaç niyetine iyi geldi bloga.
Güzel bir hafta olsun hepimize.Artık havalarda açtı.
Güneş yüzümüze baksın, mutlu olalım, bol yazıp bol okuyalım.

tart kek

*2 yumurta,
*1 çay bardağı yoğurt,
*1 çay bardağı sıvı yağ,
*1 çay bardağı toz şeker,
*1 çorba kaşığı kakao,
*1 çay kaşığı kabartma tozu,
*yarım paket vanilya
*1,5 su bardağı un(6 çorba kaşığı kadar)
Kreması;
*1/2 lıtre süt,
*1 yumurta,
*2 çorba kaşığı kadar un,
*2 çorba kaşığı kakao,
*5 çorba kaşığı toz şeker,
*bir kaç parça bitter çıkolata..

İnstagramda gördüğüm tart şeklindeki kekler ve içlerindeki boşluğa doldurulan çeşit çeşit kremalı tatlıları gördükçe ,nasıl canım çekip , yapasım geliyordu anlatamam.Önce o tart şeklinde ,içi boşluklu kek pişirmeyi sağlayacak kalıplardan, ilk gördüğüm yerden aldım. Sonra yapılmış tariflere göz gezdirdim.
En son kendi tart kek tarifimi uygulamaya karar verip ,yukarıda resmini gördüğünüz ,çikolatalı tart keki yapıp, çocuklarımla birlikte afiyetle yedim.
Tabii çocuk kelimesi, lafın gelişi.İkisi de  yirmili yaşlara giriş yaptılar.
Evlat daha uygun galiba artık  bahsederken.
Evde geldiklerinde onları ,çikolata ve vanilya kokulu tart kek bekliyor da gelecekte  neler neler bekliyor onu bilemiyor ve bu konuda endişelere kapılıyorum. Seçimden seçime koşturan,bir düzen var mı yok mu belli olmayan genç işsizlik oranının yüksek olduğu bir toplum olduk.Şimdi vaadler birbiri sıra diziliyor, uzun uzun nutuklar atılıyor.Sonuç ne olacak bakalım.

Neyse konuyu tatlıdan alıp, acıya bağlamadan bu güzel kokulu, yumuşak kremalı kekin tarifini şuraya not edeyim ki hafta sonu belki yapmak isteyen olur,
olabilir. Ben bunu geçen hafta yapmıştım ,evlatlar geçen hafta gelmişti
bak aradan bir hafta ne çabuk geçmiş.Bu hafta anneler günü ama biz bir hafta önceden kutlamış olduk.
Evlatlarla geçen her gün anneler günü değil mi zaten.
İyi hafta sonları,
son günlerde sabah yağmurlu, öğleden sonra güneşli bir İstanbul cumartesisinden.

Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura

Yazar Ayfer Tunç'un'' Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek'' isimli kitabı  okuduğum ilk kitabı idi.İkincisi ,Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura,oldu.
Gerçekçi bir yorum yazacak olursam ilk başladığımda, beni sarmayacak umarım
yarıda bırakmam,  diye düşündüm.Çok ağır ve anlaşılmaz bir şekilde başladı.
İlerledikçe neyin ne olduğu yerli yerine oturdu.Bir müddet romanın kahramanını bir erkek değil de bir kadınmış gibi okuma hissinden uzaklaşamadım.
İlk bölüm olan Yazı da ismi henüz geçmeyen erkek karakter ,sophıa adını verdiği bir gen hastalığıyla mücadele halindeyken bulduğu aşkını ve hastalığının yavaş yavaş parçaladığı ailesini, onlarla yüzleşmesini anlatıyor.Aile sırları ortaya dökülüyor, geçmişin günahları etrafa saçılıyor ve bir yandan da sophıa, kahramanımızı hızla kaçınılmaz sona sürüklüyor.
Tedavi için gittiği Amerika'da tam da Sanem ile aşkı bulmuşken ayrılmak zorunda kalıyorlar, Tuna yurduna dönüyor. Burada kitabın ''Yazı'' bölümü sona erip ,''Tura'' bölümü başlıyor ve bu bölümde Sanem'i tanıyoruz.Başta olayları anlatan kişinin isminin Tuna olduğunu öğreniyoruz. Sanemin hayatına geçiyoruz,olayları ondan dinliyoruz. Bu bölüm sanki başka bir kitap konusu gibi.Uzun uzun Sanemin çocukluğu ,ilk aşkı Deniz ile olan hikayesini okuyoruz.Tabi onunda kitabın sonunda öğreneceğimiz bir sebebi varmış meğer. Bu bölümü daha çok sevdim sanırım.
Farklı çevrelerden, farklı aşıkların ,ufak hikayeleri Umut ve Sanem etrafında
anlatılmış.Başlarda olmasa da okudukça,konusu ile sizi sarıp sarmalıyor,
hüzünlü sayılacak bir sonla da noktayı koyuyor yazar.
Ne okusam diye düşünüyorsanız ,
Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura kitabı tavsiye olunur.
Bol okumalı güzel bir hafta sonu dilerim...

Kısa Boğaz Turu

Metro tahminimizden daha kalabalıktı.İş saati değil ,kalabalık yoktur,diye düşünmüştük ama varacağımız istasyona kadar ,uzun bir süre ayakta yolculuk ettik.Hüzün kokan romantik isimli Ayrılıkçeşmesi durağında yolcuların çoğu indi. Aktarma yapılan durak,Ayrılıkçeşmesi. Metronun yeryüzüne çıktığı istasyon.Yolcular sonra tekrar yeraltındaki aktarma istasyonlarına doğru hızlı hızlı yürüyen merdivenlere koşturdular. Bizim acelemiz yoktu. Marmaraya bindiğimizde, bir durak sonra ineceğimizden, kapıya yakın koltuklara oturduk.Metro boyunca, bizim eski banliyö tren yolumuzun ne zaman yapılıp ulaşıma açılacağını , seçimin bunu nasıl etkileyeceğini konuştuk .İnsan çok , ne kadar yol yapsan yetmez. Sadece kendi memleket insanı değil başka ülkelerden pek çok insan da gelip İstanbul'da yaşamaya çalışıyor artık.
Sabah kahvaltıda Japonya'dan bahsediyorduk.Japonyaya gitmenin, insanı başka bir gezegene seyahat etmiş kadar değişik bir havaya soktuğunu anlatıyormuş ,bir gezgin videosunda. Çok sıkışık bir ülke ,işte her şeyleri sade,küçük odalı otelleri var falan diye anlatıyorlarmış ,ama aslında çok ferah bir ülkeymiş tabii ki geleneklerine bağlı ancak modern ,teknolojide çok ileri bir ülke Japonya,diye sohbet konusu yapmıştık. Motorda karşı sandalyede alnında boncuk boncuk terler, deri ceketinin düğmelerini boğazına kadar iliklemiş uyuklayayan Japon genci görünce bu muhabbet düştü aklımıza.Gülüştük.
Japon genci belki deniz tutmuştu belki turist olarak geldiği ülkenin havası.Hepsi genç ve hepsi modern giyimli bir gruptu.Kızların son moda gözlükleri
erkeklerin, şık ceketleri,pırıltılı kasketleri,tertemiz ayakkabılar,ellerinde telefonlar.Çoğu etrafını gözlemlerken ,benim yanımdaki çift ha bire telefonda mesajlaşmakla meşguldü. Beş yada altı yaşlarındaki kız çocuğuna bayıldım.Tam bir çizgi film kahramanı bıcırık,animeden fırlayıp motora konmuş gibi. İstanbul'u ve Boğaziçini gezmek için harika bir gün seçmişler.İstanbul'un her mevsim büyüleyici günleri olsa da en çok Nisan sonu Mayıs başı görülmeli derim.
Erguvanlarn açtığı zaman.Yeşille sıklemenin karıştığı,  hem suda hem havada en güzel mavinin harika manzaralar yarattığı havalar. Denizin üzeri bile ,bir ceketin ısıtabileceği kadar eser ancak.Püfür püfür rüzgar.
Martılar eşliğinde yalıları, boğazın iki yanını tutmuş Rumeli Hisarı, Anadolu Hisarı, deniz kenarlarındaki yalı camiileri, Sarayları, bu kez üzerinden değil altından geçeceğiniz Boğazın incisi köprüleri, Kuleliyi  hayranlıkla denizin üzerinden izlersiniz.


Motorda sizden başka ülkelerden gelmiş mesela benim japon olduları konusunda ısrar ettiğim ama belki başka ülkeli olan uzak doğulular, kıyafetlerinden belli orta doğulular,güzellikleriyle baktıran Ruslar var. 
Bizim insanım yok mu? Olmaz mı.Daha İskelede beklerken beraberdik.Yanımıza oturup iki arada sohbet ettiğimiz orta yaşı geçmiş bir hanım, elinde bastonu ile ancak yürüyebilen babasını getirmiş.Yaşlı adam; ''bizde bir boğazı görelim ,dedik'' derken gözlerini mavi sulardan ayırmıyordu.
 Karşımda genç bir anne var.Yaşı dört yada beş olan oğlu ile gelmiş.Avm'leri değilde Boğaziçini tercih etmiş çocuğu ile vakit geçirmek için,kutlamak lazım kendisini.Birde yine yaşlıca iki bey var, sanki namaza kadar vakit değerlendirelim ,şöyle bir dolanalım boğazda demişler ,havasındalar.Gezi boyunca da en çok fotoğrafı çekenlerden biriydi onlar. Bir çift daha vardı,çocuklarıyla bir de bizdik Üsküdar İskelesinden motora binen.Anlaşıldığı üzere  turumuz şansımıza fazla kalabalık değildi .Şehir Hatlarının da Boğaz gezileri var ama çok kalabalık.İyi ki rahatça fotoğraf çekip ,etrafı seyredebileceğimiz bu turu seçmişiz  ,dedik.
Çok sakin bir zamana denk getirdiğimiz , havamızı çok değiştiren bir boğaz
gezisi oldu.İstanbul'da yaşayanların sık yapması, İstanbul'a gezmeye gelenlerin mutlaka yapması gereken bir gezi.
Erguvan zamanı olursa şahane, olmazsa da her mevsim başka bir bahanesi vardır Boğaziçinin.
Mutlaka o bahane ile karşılaşırsınız.

(Boğaz gezi tur fiyatları; 12 TL ile 15 TL arası)

Günaydın , kahvaltı yaptın mı?

Pek çok kez duymuşluğumuz vardır bu soruyu.
Peki kahvaltı sevmeyen var mı?
Bizim evde kahvaltı sevmeyen ve kahvaltıyı çok seven iki çocuk var.Ev tam anlamıyla kahvaltı konusunda ikiye ayrık durumda.Doğruyu söylemek gerekirse  kahvaltı sevmeyen çocuğum tam da bana çekmiş.
Benimde çocukluğum ve gençlik zamanlarım kahvaltı denen asil ve asıl öğüne kafa tutarak geçti.
'Aman bir poğaça bir çay olsun' ,'şuradan bir simit kapta gel', 'bir açma versene abi', 'çatal çörek mi yesek'.
Hep geçiştirmece, hep hamur işi,hep bir acele.
Sonra çocuğum kahvaltı sevmiyor diye dertlen.
Yine Allah yüzüme gülmüş de bir çocuğumda bayılır şöyle mükellef
bir kahvaltı sofrasında,  peynir, zeytin, bal ,reçel ,yumurta,tereyağ, domates,ceviz.Allah ne verdiyse artık.
Çok sever ,uzun uzun sohbet ederek kahvaltı keyfi yapmaya.
Bu iki çocuk aynı evde aynı şekilde büyüyüp aynı yaşda oldukları halde kahvaltı zevkleri   farklı yönlerde gelişti işte.
Bu günün ilk öğünü hakkında yazasım geldi bu sabah.
Çünkü neden ,birkaç tahlil yaptırmam gerektiğinden aç karnına doktora gitmek zorundayım .Doktor randevumda sabah için biraz geç bir saate kalınca
acıktım galiba.
Acıktım. İşte Osmanlı dönemlerinde insanlarda sabah kahve içme alışkanlığı varmış.Kahveden öncede biraz atıştırmalık yiyecekler yerlermiş.
İşte bu yenen yemeklere kahvealtı denilip zamanla kelime değişmesi ile sabah yenen ve kahve terkedilip çay eşliğinde yenilmeye başlayan öğüne kahvaltı denilmeye başlanmış,diye bir rivayet var.
İşte böyle.
Bilgisayar başında yazı yazayım,vakit geçsin derken konu kahvaltıya kayıverdi
kendiliğinden.
Hadi gidiyorum..Siz kahvaltı yapın..
Üzerine de bir türk kahvesi.
Ağız tadınızın yerinde olduğu bir haftasonu olsun.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Çocuklarımız , umut ışığımız, geleceğimiz. Sizlere armağan edilmiş bu ilk milli bayramımızın ,Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızın 98. yılı kutlu olsun.Bu vatanı işgal altından kurtarıp yeni ufuklar açan ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk , silah arkadaşları ,bu vatan için canını vermiş tüm şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz.
              23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun.

Dünyanın Günü

 İnsanlar hayatlarındaki önemli şeylere çeşitli kutlamalar icat ettiğinden ,
 üzerinde yaşadıkları dünya içinde ,bundan elli yıl önce böyle bir ''Dünya günü'' kutlamaya başlamışlar.Dünya bizi bağrına basmış,insanlar dahil  sayısız varlığa sahip bir gezegen.Sınırlı bir süre de olsa ömrümüzü geçirdiğimiz bir yuva gibi.
Ormanı , çölü;okyanusu, gölü; dağı ,tepesi; buzulu,yanardağları; kıtaları ,adaları.
Tahayyül edecek o kadar güzel varlığa sahip ki.Tahmin edilemeyecek kadar çeşitli sayıda canlıyı ,üzerinde barındırıyor.Mevsimden mevsime geçiyor. Binbir çeşit iklim olayı yaşatıyor biz insanlara.Tükenmez gibi gördüğümüz kaynaklara sahip.Her yaşadığımız zaman dilimine bir şeyler saklamış, her zaman diliminde yaşayan insanlar yeni bir şeyler keşfediyor.Hiç sıkmıyor üzerinde yaşayan canlılarını. Keşfedecek hep yeni şeyler buluyor insanlar.Böyle bir dünyanın varlığını, kaynaklarını nesilden nesile saklayabilmek, insanın görevi olmalı. Üstelik dünya üzerinde yaşayan hemen her canlı birbiri ile bir şekilde bağlı.Birine gelecek zarar, pek çok başka canlıya zarar verebiliyor.Teknoloji , bilim, araştırmalarla bir şekilde gelişiyoruz derken,bu gelişmeler  üzerinde yaşadığımız ,bizi misafir eden güzel dünyaya  zarar değil, yarar sağlamalı. Gelişmelerde en çok buna dikkat etmeli bence insanlar. Dünya bize yuva olmuşsa sadece bize değil sayısız başka canlıya da ev sahipliği yaptığını düşünerek ,ona göre davranılmalıdır,diye düşünüyorum.
Dünyamızın kıymetini bilelim.
Yaşadığımız hayatlar dünyaya zarar değil yarar sağlasın..



tarçınlı anne kurabiyesi


Mutfağa girip kek, kurabiye pişirmek, yeni yemek tarifleri denemek ayrı bir keyif işi.Hele pişirdikleriniz sevdicekleriniz içinse. Blogum önceleri yemek tariflerine aitti. Sonra konsept değiştirdim:)Belli nedenleri var elbet.
Bir kere en önemlisi çocuklar öğrenim amaçlı evden ayrıldılar.Dolayısıyla mutfakta geçirdiğim zamanlar azaldı.Çünkü neden, yapıp pişirmesi güzel ama yapılanları yemenin ,fazla kilo olarak geri gelme riski vardı. Hadi kilo gelsin de kiloda bir sürü rahatsızlığı peşine takıp da geliyor malumuz.
 Velhasıl çok sık kek, kurabiye pişirmesemde arada gözüme çarpan tarifleri denemeden de geçemiyorum.Mesela akşam üzerleri dumanı tüten sıcacık demli bir bardak çayın yanına, mis gibi tarçın kokan, içi bol fındıklı bir kurabiye olsa  iyi gitmez mi? diyorum.Geçiyorum mutfağa.
Hem bu hafta sonu kızım geliyor.Kurabiye kavanozu boş kalmamalı. Değil mi? 
Bu tarifi ,en popüler sosyal medya ağlarından hatta bloglarımızın papucunu dama atan instagrama bakınırken buldum. 
Semranın Mutfağından  .. Genelde tariflerini denediğim ve doğru tarifler veren bir sayfa.
Bu şahane tarifi için teşekkürler..Sık yapacağım kurabiye listeme girdi bile..
*125 gr tereyağ,
*1 çay bardağı zeytinyağ,
*1 yumurta(sarısı hamura, akı üzeri için)
*4 çorba kaşığı toz şeker,
*1 çorba kaşığı tarçın,
*1 su bardağı iri kırılmış fındık,
*2 su bardağı un,(8 çorba kaşığı)
*1 çay kaşığı kabartma tozu,
*1 paket vanilya,
üzeri için;
*3-4 çorba kaşığı kavrulmuş susam.
Bunlar malzemeler. Hepsi ile güzel bir hamur yoğurup, ceviz büyüklüğündeki hamur parçalarını yuvarlayarak ,önce yumurta akına sonra kavrulmuş susama bulayın,verin fırına,pişsin.
Misss gibi
tarçın kokusu...Geldi mi size..
Bence deneyin.
Ağız tadıyla..
Güzel bir gün olsun.




Proust Anketi

Orta ya da lisedeyken böyle cicili bicili kalın karton kapaklı,anket defterleri vardı.İçinde çeşitli sorular bulunurdu..Birbirimize verip soruları cevaplamasını isterdik arkadaşlarımızdan.
Geçen gün Çilek suyu Sibel'de  bu tip bir anket görünce, cevaplamak istedim.Ünlü bir Fransız romancı olan France Proust'un anket defterinden alıntıymış sorular. Daha önce duymamıştım bu Proust anketi sorularını.
Basit gibi görülen, bazıları insanı düşündüren sorular.
Akşamın bu dingin saatlerinde, klavye başında karşımda sorular ufaktan cevaplayayım, dedim;

1*Sizi en çok üzecek olay .;Zor soru.Bu konuyu  konuşmak bile istemem.

2*Nerede yaşamak isterdiniz? Keşmekeşten uzak, kurallara uyulan bir yerde, medeni bir şehirde yaşamak isterdim.

3*Yaşayabileceğiniz en mutlu an ;Hamile olduğumu öğrendiğim ilk an.Onun kadar tarifsiz bir mutlu anım olmadı.

4*Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?  Entrika falan içermiyorsa hoşgörülebilir. Hangimiz hatasızız ki..
                                           

5*En sevdiğiniz erkek karakter ;Babacan,bilgili..

6*En sevdiğiniz kadın karakter; Güçlü karakterli kadınlar.

7*Tarihteki favori kahramanlarınız ;Yok.

8*Gerçek hayatta favori kadın kahramanınız  : Favorim ya da kahramanım olacak isimler yokmuş.

9*En sevdiğiniz ressam :Sadece beğendiğim resimler var, belli bir ressam yok.

10*En sevdiğiniz müzisyen :Zeki Müren'i her daim zevkle dinlerim.

11*Bir erkekte en beğendiğiniz özellik; Bilgili olması, nazik olması.

12*Bir kadında en beğendiğiniz özellik ; Sakinlik,anaçlık.

13*En sevdiğiniz erdem ; iyi yürekli olmak.

14*Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş; çocuklarıma yemek pişirmek, yazı yazmak.

15*Kimin yerinde olmak isterdiniz? Halimden memnunum:)Yerine geçmek isteyeceğim benden daha mutlu mu?..Bilemem ki.

16*Arkadaşlarınızda hangi özellikler olmasını istersiniz? Az olsun öz olsun,dost olsun..

17*Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik ;  Öfkemi içime atmak.

18*En sevdiğiniz renk ;Ne güzel bir soru.Sanırım yeşil ve mavi.

19*En sevdiğiniz çiçek ;Misss gibi kokan bir leylak, bir mimoza ,bir hanımeli olabilir.Güzel kokulu çiçeklerin hepsi.

20*En sevdiğiniz kuş; tabii ki serçe.

21*En sevdiğiniz yazar ; Zülfi Livaneli,Nazan Bekiroğlu okumaktan zevk duyduğum yazarlardan.Aklıma gelmeyen başkalarıda vardır mutlaka.

22*En sevdiğiniz şair ;Orhan Veli.

23*Tarihte en sevmediğiniz karakter ; Kötü karakterlerin hepsi.

24*En çok isteyeceğiniz özellik ;İflah olmaz bir Polyanna  olmak isteyebilirdim.

25*Nasıl ölmek istersiniz? Hayırlısı..

26*Hayattaki sloganınız ;*İyi düşün iyi olsun.*Geçmişe takılı kalma.

27* Şu anki ruh haliniz ; Fena değil.

                                       

Misafir

Dün Fena sıkıldım akşama kadar;
İki paket cıgara bana mısın demedi;
Yazı yazacak oldum sarmadı;
Keman çalacak oldum ömrümde ilk defa;
Dolaştım,
Tavla oynayanları seyrettim,
Bir şarkıyı başka makamla söyledim.....

Bende bu şiirdeki gibi sonunda misafirliğe değil ama klavye başına geldim.
Baktım Google Orhan Veli Kanık için doodle hazırlamış.Orhan Veli Kanık'ın
104.yaş günüymüş. Şiirlerini çok severim.
Açıp kitabı Orhan Veli şiirlerinden okudum bu sabah:

Sizin İçin;
Sizin için insan kardeşlerim,
Herşey sizin için,
Gece de sizin için,gündüz de;
Gündüz gün ışığı,gece ay ışığı;
Ay ışığında yapraklar,
Yapraklarda merak;
Yapraklarda akıl;
Gün ışığında binbir yeşil;
Sarılarda sizin için ,pembeler de....

Herşey sizin için..



Gününüz aydın olsun.
Bu gece Miraç Kandili aynı zamanda.
Hepinizin kandilini kutluyorum..


Kartal havası

Mevsimlerin en süslüsü hangisidir? diye düşünsek ki düşünmeye gerek yok aslında, ilk yaz  denen ilkbahar ilk akla gelendir. Şimdi eğri oturup doğruyu konuşmak icap ederse İBB'nin en iyi olduğu konulardan ,en çok çalışırken gördüğümüz alanlardan biri, park bahçe işleri. Her boş alana yapmaya çalıştıkları parklara ,mevsimine göre begonyalardan, menekşelere, güllere,sümbüllere envai çeşit çiçekleri ekerler. İstanbul'da tarihsel bir geçmişi olan lale , nisan ayı geldiğinde başrole çıkar,adına festivaller şenlikler,falan düzenlenir. Mesela dün bir üst geçitte reklamını asmışlardı;Sultanahmet meydanında çok büyük bir lale halısı yapmışlar.Nasıl bir şey bilemedim,giden varsa belki anlatır. Bir zamanlar lale zamanı lale bahçesi ile ünlenmiş  Emirgan'a  gidilirdi.
Emirgan lale bahçeleri  pek meşhurdur halada asıl görsel şölen oradadır.Şimdi trafik, kalabalık falan ,gidilmesi zor.Pek gereği de kalmadı zahir. Çünkü artık laleler İstanbul'da her köşe başında ,hemen her kaldırım taşında, her orta refujde her boş toprak parçasında dikili.İlk zamanlar olduğu gibi koparıp eden yok
Alıştı herkes çiçeklere. 

 Henüz piknikçilerin mangalları ile duman altı etmedikleri sahilimiz şu günlerde en güzel mevsimini yaşıyor.Karşıda adalar manzarası, mavi gökyüzü, martılar,laleler,mis kokulu sümbüller,serçe cıvıltıları.
İnce belli bardakda ,demli bir de çay. 
Daha ne olsun.
Güzel bir haftasonu diliyorum.

Saklı Seçilmişler

Gün geçmiyor ki insanlara  beslenmeyle ilgili yeni bir şey duyurulmasın. Şunlar sağlıklı yiyecekler,bunlar aman ha çok zararlı, diyerek çeşitli besin türleri, farklı zamanlarda önümüze sunuluyor. İçeceklerimiz bile seçilip gözümüzün önüne konuluyor.
Bir yandan allı pullu reklamlarla, iştah açıcı görsellerle sunulan yiyecekler, sonra bu yiyecekleri yersek,'' şöyle şişmanlarsanız, böyle yiyip içerek zayıflar sağlıklı olursunuz'' diyen uzmanlar.
Oysa tüm insanların beden yapıları farklı ve her insan metabolizması apayrı çalışıyor.
Soner Yalçın  'Saklı Seçilmişler' kitabında ,insanlığın beslenme düzenini yıkmaya,bozmaya çalışan küresel sermaye şirketlerinin bunu nasıl bir gıda terörü organize ederek yıllardır sürdüregeldiğini anlatmış.
İnsanlığın temel besini olarak görülen buğday tohumundan, hibrit tohumlara,
GDO'lu mısırlara, süt,et ve bir çok sebzelere kadar ,nasıl bir kimyasal zehir düzeni kurulduğunu, bu düzeni geliştirdikçe insan ırkının geleceğinin nasıl tehlikeye girebileceğinden araştırmalar ışığında bahsetmiş. İnsanların alışık olmadıkları ve beden yapılarına hiç uygun olmayan bir beslenme düzenine sokulduklarını,tarihsel bir gözlemle, sebepleriyle araştırarak ortaya koymuş. Hangi küresel şirketlerin, hangi amaçlarla insan ırkına bu düşmanlığı yaptığını çözmeye çalışmış.
Evet bu kitabı okuyup , etrafımızda yaşadıklarımız, görüp işittiklerimiz ile birleştirince ,nasıl bir gıda terörü ile karşı karşıya kalındığı hususunda ikna olmamamız mümkün görünmüyor.
 Yaşadığımız dönem, tükettiğimiz besinler bedenimize nasıl bir zarar verecek ,
diye düşünmeden yiyip içemediğimiz bir dönem .
Aklımıza ;acaba içinde GDO var mı?
Ya da; bu tatlı NBŞ'li mi?
Tavuk acaba antibiyotikli yemle mi beslenmiş,gezen tavuk mu ?
Yumurtanın rengi ne kadar turuncu, boyalı yemden mi?
Bu sebze bu mevsimde nasıl yetişmiş?
Bu etler ithal mi? Nasıl yemle beslenmişler?
Bu yağ ne yağı? İçine başka yağ karışmış mıdır?
Bu un nasıl bir buğdaydan, beyaz ekmek mi kara ekmek mi?
Bu balık çiftlik mi?deniz mi?
vs.vs.vs..
Yazarken farkettim ,soruları o kadar çoğaltabilirsiniz ki yemeğin sadece lezzetini düşündüğümüz zamanlar baya gerilerde kalmış.

       Tarihsel araştırmalara dayanan bu kitabı okuduktan sonra, olayı daha ayrıntılı görüp, bu gıda terörüne ve kimyasal zehirlenmelere yol açan insanların, 'nasıl insanlar'olduğu sorusuda aklınıza takılıp kalacaktır.
Belki vahamet içinde kalacaksınız.
Yine de kesinlikle tavsiye ediyorum.
.

yeni bir ay daha.

Evde yetiştirdiğim saksı bitkileri baharlar birlikte çiçeğe durdular. Seçmişim gibi evimdeki bitkilerin ,çiçelerinin rengi ya pembe ya eflatun.
 Hani ''Çiçeklerle konuşma'' seviyesinde olmasam da sularıyla,topraklarıyla,
evin içinde hangi köşeyi daha çok sevdikleriyle ilgilenirim.

En önemli şey yerini sevmeleri.Güneş görecekler, camdan gökyüzünü seyredecekler. Bir de sularını verdiniz mi evinizde en güzel,en renkli varlık olarak bir köşede durup dururlar.



Nisan ayı geldi bol yağmurlar başlar ,bereketiyle birlikte, toprağı suya doyurur umarım. Nisan çiçeklerin ayı, ilk yazın en güzel ayı.  
Birde unutmayın Nisan ayı ,şaka ile karışık başlar. Çocukluğun en tatlı anıları arasındadır
1 Nisan şakaları.Hele ki özellikle öğrenciyken okulda yapılan şakalar..
Şimdi yapıyor mu çocuklar acaba? Çok fazla eğlenme seçeneği olmayan o zaman çocukları için bir kaç gün önceden planlanan, güldüren, neşelendiren oyun tadında şakalar yapılırdı.Tabi çocukken hayat biraz daha benim çiçeklerin renginde görüldüğünden, pek güler pek eğlenilirdi.
Evet, Nisan ayı güzel günler,iyilikler getirsin temennimide buraya birakarak yazımı noktalamak istiyorum.
Görüşmek üzere..
iyi haftalar.

iyilik,sağlık

Bu hafta sağlık sorunları ile geçiyor yok yok geçti,diyeyim ,geçsin gitsin. Yanlış teşhis ile gereksiz yere iki çeşit antibiyotik yüklenen sevgili hastam ilaçları bırakınca kendine geldi. Baştan yapması gereken bir tahlili,en sona bıraktığından yanlış tedavi uygulayan, iki gün bizi telef eden doktoru protesto ediyorum. Üstüne üstlük sekreterinin sattığı ... marka probiyotigi almamızı önermesinden hiç bahsetmiyorum protestomda. Biz canımız derdinde, o probiyotik derdinde.
Neyse ,iyi olduk şükür.

şaşırtan davranışlar..


   Filozof Eflatun'a sormuşlar.
İnsanın en şaşırtan davranışları nelerdir?diye.
O da cevaplamış;
-Çocukluktan sıkılıp büyümek isterler,
  ne var ki çocukluklarını özlerler,
-Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler,
  ama sağlıklarını geri almak için de para öderler.
-Yarından endişe ederlerken bugünü unuturlar,
  sonuçta ne bugünü ne de yarını yaşarlar.
-Hiç ölmeyecek gibi yaparlar,
 ancak hiç yaşamamış gibi ölürler..


Limon ile martı

:
Sabah mahmurluğum henüz üzerimde, ayılmaya çalışıyorum. Dışarıda güzel bir bahar havası.Pencerenin dışında martılar her zamankinden daha kalabalık bir şekilde bahçenin üzerinde pikeler yapıyor, halka olmuş dönüp duruyor.Sanki biraz telaşlılar mı, bana mı öyle geldi. Martıların dönüp durduğu havadan özendim biraz içeri o ılık bahar havası girsin diye camı açmak üzere pencereye gittim. .
O sıra da gördüm işte beni dehşete düşüren manzarayı,kanım dondu, rengim attı sanki.
Bizim apartmanın bahçesinde, araba park yerlerinin köşesinde kurulmuş bir basketbol sahası var.Gündüz çocukların içerisinden hiç çıkmadığı bu oyun alanının geceleri kapısı kapatılır. Lakin  kapısı açık bırakılmş olmalı ki sitemizin yavruluğundan beri sahiplendiği,bakıp büyüttüğü Limon ,bir martı ile birlikte basket sahasında kapalı kalmış.Limon arkada, martı ki yavru sanırım önde koşturup duruyorlar.Martı arada uçmaya çabalıyor,ancak sahanın üstü de yanları da tellerle kapalı olduğundan zavallı martı uçup kaçamıyor. Bizim semirik ve şımarık Limon her zamanki avcı tavırlarıyla önce yere doğru yapışıp siniyor sonra ok gibi fırlayıp bağırmaktan başka bir şansı olmayan avını,köşeden köşeye sıkıştırıp kovalıyor.
Ay! içime fenalık geliyor benim.
Bu arada diğer martılar basket sahasının üzerinde halka olmuşlar , dönerek acı acı ,gaak gaaak diye, adeta haykırıyorlar, martı sayısı onları geçiyor, gittikçe sayıları artıyor.
Gözlerim Limon ve yavru martıdan ayrılıp, 'acaba bunlar içeride nasıl kaldı'
derken , sahanın dışında, tel kapının önünde  bekleyen apartman görevlisini görmeyim mi?
Adam keyifle kapının önünde dikilmiş martı dışarı kaçmasın ,diye beklermiş meğer..
ay! içime yine fenalık geliyor benim.
Koştura koştura balkona geçtim.Oturduğum daire oldukça yüksek katta sesimi duyurmam zor.Avaz avaz ''kapıyı aç ''diye bağırasım var.''Bırak martıyı uçsun gitsin''.Limonla martı birbirine girecek.
Tam o esnada bir kadın sesi geldi ,basket sahasının hemen bitişiğindeki dersaneden;
 Çocukların çoğu camlarda üzüntü içinde aşağıdaki manzarayı seyrediyor.Sanırım öğretmenleri olan kadın ,sağolsun,pencereden sarkmış bizim görevliye seslenerek uyardı;
''Kardeşim açsana kapıyı uçsun martı, çekil ordan,çekil aç kapıyı,hadi.aaa.''.
İçime bir su serpildi.
Kendisine ne denir bilemediğim ,görevli kapıyı açar açmaz sahanın içinde dört dönüp uçacak yer arayan zavallı martı, fırlayıp kaçtı.Limon avını elinden kaçırdığı için apartman görevlisine sinirlenmiştir epey, ama hayvan sevgisi hayvanlar arasında taraf tutmayla olmaz ki. Martıyı kapana kıstırayım
bizim Limon eğlensin biraz ,değil ki olay.
Her sabah damlarda karşı karşıya bakıştığımız, yavrularını uçurmayı öğretmelerini izlediğimiz, yiyeceklerini birbirleri ile bazen paylaşıp bazen bir lokma için birbirleriyle didişmelerini seyrettiğimiz martılar da İstanbul ahalisi sayılır. Onlar da bizim komşularımız gibi.Cam kenarına yemek vermezsek camı tıklatırlar, gün batımında güneşi seyrederler,lodoslu havalarda kendilerini rüzgara bırakarak uçarlar,onları seyretmenin keyifine diyecek olmaz.
Hep kedi severiz ,köpeklere bayılırız. Olmaz ki.
Düşünsenize martısız bir İstanbul..
Neye benzer.

                                                                                  .



Fener, Balat gezisi

Evet son iki paylaşımımda anlaşıldığı üzere eski İstanbul tarafına bir gezi yaptım.Kartal'da yaşayanlar İstanbul'da yaşamalarına rağmen 'İstanbul'a gidicez, İstanbul'dan geldik '' diye konuşurlar.Mesafe uzun olmasa da ,eski zamanlarda ulaşım zorluğundan dolayı gidilmesi epey zaman alırmış.
Değişen bir şey yok , şimdi de trafik sorunu yüzünden gidilip gelinmesi epey zaman alıyor. Neyse İstanbul'a gittik gezmeye anlayacağınız. İlk durak Edirnekapı idi.
İstanbul un yedi tepesinden biri .Tam üzerinde Mihrimah Sultan Camii var.
 Rivayete göre Mimar Sinan gizliden gizliye sevdiği Mihrimah Sultan için önce Üsküdar'da sonra Edirnekapı'da olmak üzere iki cami yapmış. Edirnekapıdaki caminin yerini Mihrimah Sultan ,Mimar Sinan'a bırakmış,'sen seç', demiş.
O da gelip İstanbul'un tepelerinden birine,güzel sade bir cami inşaa etmiş ki buralardan Üsküdar görülürmüş zamanında.Şimdilerde sadece karşıda çirkin yapılaşma görünüyor.
Ne yazık.


Edirnekapıdan sonra Fener ve Balat taraflarını da dolaştık.Fener İstanbul'da en çok kilisenin bulunduğu bölge imiş. Burada da pek çok hayal kırıklığı yaşadık maalesef. Bir kere eski çağlara ait yapılara karşı bir ilgisizlik, bir bakımsızlık hali hakim.Çoğu restore ediliyor diye yıllardır brandalarla çevrili kapalı.
(Tekfur Sarayı kalıntıları olduğu düşünülen yapı)
İstanbul'un kapılarından Eğri kapı efendim;
Fener Rum Patrikhanesinin binasını gördük, gayet sade bir bina idi.Yalnız içerisi için aynı kanaati paylaşamayacağım,çok büyük değil ama ihtişamlı bir şatafat mevcut .

Yıllarca Patrikhane olsa olsa burasıdır sanılan muhteşem görünümlü kırmızı
Fener Lisesi binasına çıkmak da ayrıca zahmetli oldu. O kadar dik bir yokuşun sonunda ki.İnanılmaz. Neyse yolu tırmandığınızda karşınıza çıkan yapı çok güzel.Sadece 50 kadar öğrencisi varmış. Yine dışarıdan gözlemlediğimiz bir bina oldu ,kapıları kapalıydı. İstanbul'un yakasında duran şık bir broş gibi güzel görünüyor.
İçerisine giremediğimiz için üzüldüm. Binanın resmini bile almak çok zahmetli ,o kadar tepede ve o denli dik bir yokuşun içindeki giriş kapısı, topluca resim çektirmek isterken , bina resimde görünecek mi bilemedik, neyse görkemli bina arkamızda kalmış halde topluca poz verebilmişiz.

Fener de bir çok kilise mevcut.Bir kaçını gezdik, camileri ziyaret etik.
İbadethanelerin kendine has bir özelliği sanırım, hepsi ayrı bir huzur hissettiriyor tarihden bu yana gelenler hikayeleri ile bambaşka etkiliyor.
Bunca yol yürüdükten sonra yorgun ayakları ,Pier Lotti tepesindeki çay bahçelerinde içtiğimiz birer bardak sıcacık, demli çayla birlikte dinlendirdik. Gözlerimiz manzara keyfi yaptı , yine de iyi ki gelmişiz, diye soluklandık. Teleferikle inerken ve çıkarken ,bu yaşının başını almış koca şehirin kabahati değil içinde yaşayan insanlar hoyrat kullanmış, kıymet bilip gerekli ihtimamı göstermemiş, diye düşündük.Nihayet gezi bitip otobüse döndüğümüzde tüm çirkinlikleri unutup güzelliklerin tadı damağımızda bir sonra nereyi gezsek diye düşünmeye başlamıştı otobüs ahalisi..
Ah güzel istanbul..

(bu 3 paylaşım gezi ile karışık duygu ve düşüncelerimin yazısıdır.)

Kariye Müzesi

Dedim ya İstanbul sizi teselli edecek güzelliklerini her an karşınıza çıkartabilir.Sokak aralarında söylenerek dolaşırken ,kendinizi binlerce yıl öteden gelmiş bir yapının önünde bakakalmış bulabilirsiniz.Çünkü İstanbul çok eski zamanlardan beri pek çok medeniyetin ,yaşamın, insan topluluğunun ev sahipliğini yapmış,türlü inanışların eserlerine sahip devasa bir şehir.Eskisi yenisi ile kiliseler, camiler,sinagoglar bunun gibi pek çok ibadethane,mabet aynı semtlerin, farklı sokaklarında boy gösteriyor.
Edirnekapı semtide bunlardan biri. Edirnekapı 7tepeli İstanbul'un tepelerinden altıncısı. Semtin sokaklarından dolaşarak aşağılara inildiğinde, geçmişi Bizans dönemine kadar uzanan Kariye Müzesi sizi bekliyor olacaktır. Doğu Roma İmparatorluğu zamanında ,Konstantinos'un surları dışında kaldığından Khora yani 'kırsal alan' deniliyormuş.4.yüzyıl başlarında kutsal mezarlık alanı olarak kullanılırken sonraları manastıra ,kiliseye dönüşmüş, ilave pek çok yapısı zaman içinde yapılıp ,yıkılmış, yenileri yapılmış yıkılmış.Fatih İstanbul'u fethettiğinde bu manastır kilisesine dokunmamış.1511'de Sadrazam Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiş.Uzun süreler cami olarak ibadete açık kalan yapıyı devletimiz,1945 yılında bir Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürmüş. İçindeki mozaik ve freskler alçılarla kaplandığından onlar yeniden restorasyonlarla gün yüzüne çıkartılmış .
Meryem'in hayatı bu mozaik ve fresklerle kronolojik olarak resmedilmiş.İsa'nın hayatı, mucizeleri ,gelmiş geçmiş peygamberler, melekler hepsi mozaiklerde ve fresklerde.Güzel görüntüler. O zamanlar insanlara bir takım olayları anlatmanın yolu olarak, resim  seçilmiş ve  günümüze kadar uzanmış bu mozaikler, freskolar bu tarihi anıt yapıyı daha çekici hale getirmiş.
Biz ziyarete gittiğimizde maalesef tadilat vardı. Büyük bir kısmı brandalarla kapatılmıştı.Çok eskilerden günümüze kadar  dayanmış böyle bir yapıyı korumak lazım tabii ki diyerek bloguma da bir kaç resim paylaşımı yapmak istedim,
Buyrun;







Haftanın her günü açık olan bir müze.
65 yaş üstü ücretsiz.
Bilet fiyatı;30 TL.
..                                                            -2-

Hangi şehrimiz burası ?











Şimdi yukarda sizlere birkaç fotoğraf yayınladım. Bir ilimizin
sokaklarının fotoğrafları. Her daim insanlara bir masal alemi izlenimi veren pozlarını sunan şehrimizin arka mahallelerinin yüzü.Yüzyıllarca öncesinden gelen tarihle ve insanla içiçe bir şehrimiz. Uğruna savaşlar verilmiş, elden ele dolaşmış,inançlar ,dinler bazen anlaşarak bazen mücadele ederek bu topraklarda varolmak için herşeyini ortaya koymuş. Medeniyetler gelmiş geçmiş.Halen pek çok kültürü bir arada içinde barındırıyor.Kaçanı göçeni ona sığınıyor.Taşı toprağı altın demişler.Belki gelecek olanlar için hala geçerli bir hayal. Kavuşanlar için kimine kabus kimine tatlı rüya  gibi yaşamlar sunuyor.Kocaman devasa kalabalık .Belki gelenler kendi yaşamlarını da getirmek istemişler,kopamamışlar geçmişlerinden, ondan bu hengame.Ne getirebilmişler kültürlerini ,ne buraya uyum sağlamışlar, arada derede yaşamlar kurulmuş.Yerli halkı belki toplasan bir avuç.Misafir misafir üzerine gelmiş,hiç biri birbirini istememiş gibi.Hatta artık kim ev sahibi o bile belli değil ,sanki kaçmış gitmiş evin sahibi.Bir başı boşluk bir kuralsızlık var gibi. Tarihi eserlerin bile çoğu bakımsız ,sahipsiz gibi duruyor  Neresi burası..
Yok canım İstanbul değildir ,
di mi.

Evet burada biraz serzenişte bulundum acı gerçekler böyle ama, İstanbul'da çok değerli, çok görülesi ,çok geçmişten gelen bir çok güzel yer de var. Gezerken farkındalığı boşverip sadece güzelliklere odaklanırsak ,teselli bulabileceğimiz pek çok manzara karşımıza çıkacaktır..
                                                                -1-

(gezi sırasında polyannacılık günümde değilmişim.)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...